İnsanoğlu, kendi doğası gereği öğrenmek ve bilmek ister. İnsan varoluşunun temeli, bilgiyi edinmek olarak belirtilebilir. Bilgi, özne ile nesne arasındaki ilişkinin bir sonucu olarak elde edilir. Özne ile nesne arasındaki söz konusu bu ilişki tamamen kasıtlıdır. Kavramlar, nesne ile ilişki içerisinde olan öznenin zihinsel bir süreçte işlenmesi sonucunda ortaya çıkar ve ortaya çıkan bu kavramlar sonuç olarak çıkarım ve önerme halini alır.

Epistemoloji mi Gnoseoloji mi?

Bilgi Felsefesi açısından epistemoloji ve gnoseoloji alt dalları genellikle bilgi bilim, bilgiye dair bilgi, bilgi teorisi gibi anlamlarda kullanılmaktadır. Söz konusu bu iki kavram arasındaki durum, aslen kıta felsefesi geleneği ile Anglosakson felsefe dünyası arasındaki uyuşmazlığın; İngilizce, Almanca ve Fransızcadaki kullanım farklılıklarının bir sonucu olarak değerledirilebilir. Dolayısıyla, epistemoloji ve gnoseoloji ifadeleri, sözcüğün Eski Yunanca etimolojisi değerlendirildiğinde aslında aynı şeyi, yani Türkçe’de kullandığımız Bilgi Felsefesi ifadesini göstermektedir.

Dolayısıyla, epistemoloji ve gnoseoloji arasındaki bu anlam karmaşasını ortadan kaldırmak amacıyla İngilizce dilinde kaleme alınan felsefe metinlerinde gnoseoloji kavramı devre dışı bırakılarak ve hatta yok sayılarak bu kelime yerine epistemoloji kelimesinin kullanılması tercih edilmiştir. Hatta İngilizce sözlüklerde gnoseology teriminin karşısında doğrudan “bkz. epistemology” kelimesi kullanılmaktadır. Bu durumda, epistemoloji ve gnoseology özünde aynı şeyi ifade etmektedir.

Bilgi Felsefesinin Başlangıcı

Salt bilginin felsefenin önemli tartışma konuları arasına girmesi özellikle Doğa Filozofları Thales gibi düşünürlerden ziyade daha çok Sofistler, Platon, Sokrates ve Aristoteles gibi filozoflar sayesinde meydana gelmiştir. Varlığa ilişkin net ve doğru bilginin erişilemez olduğunu iddia eden Eski Yunan dünyasına karşıt olarak Sokrates ve Platon erişilebilir olduğunu iddia eder. Bilginin sorgulanmasını temel alan düşünceler genellikle temellendirmeyi Platon felsefesi üzerine gerçekleştirir. Platon’un “episteme” olarak ifade ettiği bilgi, tanımsal olarak belirtilen bilgi ile çok da benzeşmemektedir. Platon’a göre, gözlemlenen dünya, doğası gereği “gerçek bilgi”nin nesnesi olarak değerlendirilemez. Görüntü ve olgu olarak duyumladığımız dünyaların arasındaki en temel fark, görüngesel dünyada, yani duyumladığımz dünyada, sürekli bir akış ve devinim bulunurken; olgusal dünyada ise sonlu ve değişken nesnelerinin varlığının bilgisinin felsefi açıklamasını sunabilmek için bir değişmeyene gönderme yapılmalıdır. Yani, bir nesnenin o nesne olabilmesi için öncelikle nesnenin ideasını barındırması gereklidir.

Dokhsa (Doğru Sanı)

İlk Çağdan bu yana; sanı, kanaat veya inanç anlamına gelen dokhsa ifadesine karşılık olarak doğru, güvenilir ve kesin bilgi anlamına gelen episteme sözcüğünün kullanıldığı görülmektedir.

Bilgi ve sanı, zihnin farklı durumlarıdır; ancak bunları karşılayan nesneler ise aynı tür nesnelerdir. Bilginin nesneleri, formlar veya idealarken; sanını nesneleri ise dış dünyada bulunan nesnelerdir. Bilgi için değişmezlik ve mutlaklık zorunludur. Platon Felsefesi, bu problemi idealar dünyası yaklaşımıyla çözer. Ona göre, duyular yalnızca izlenimleri sunabilirler. Bu izlenimlerin birer yargı haline gelebilmesi için ve doğruluk veya yanlışlıklarından söz edebilmek için ise zihinde var olmaları gereklidir. Duyulara dayalı verilerin bilgi haline gelebilmeleri için dolayısıyla kavramsallaştırılmaları gerekmektedir.

Aristoteles Bilgi Felsefesi

Platon’un varlık yaklaşımından ziyade, Arisoteles ise gerçek bilginin varlığa kavuşabilmesi açısından dört temel ögenin zorunlu olduğunu ifade eder. Bu ögeler;

  • maddi neden,
  • formel neden,
  • fail neden,
  • amaçsal nedendir.

Dolayısıyla, Aristoteles’e göre, bilimin temel amacı genel anlamı, yani tekili bilmektir. Dolayısıyla, yapılması gereken şey tekil ve tümel arasında bağ kurmak, tekili tümelden çıkarmaktır. Bu durumda, insan aklında bilgi üretme yetisinin bulunduğu iddia edilebilir.

Bilmek, bir şeyin prensiplerini ve nedenlerini bilmektir. Herhangi bir şeyin her zaman öyle olması, bir şeyin nedenini ifade eden yeterli bir prensip olarak değerlendirilemez. Aristoteles, bu noktada Demokritos‘u eleştirmektedir. Demokritos’un doğa konusunda nedenleri “bu hep böyle olmuştu” sözüne indirgeyerek “her şeyde” de bunun geçerli olacağını ileri sürdüğü görülür. Aristoteles ise, bir şeyin her şeyin başlangıcı olacağını kabul etmediğini vurgular. Çünkü, prensip ne bir olabilir ne de sonsuz. Aristoteles’e göre, sonsuz sayıda prensip veya ilke olsaydı, bilmenin mümkün olma durumu da ortadan kalkmış olurdu.

Dolayısıyla, Aristoteles, Platon’un temel aldığı şüpheciliğine karşı olarak gerçekliğin olası olduğuna inanmaktaydı. Söz konusu bu gerçeklik, duyular aracılığıyla sağlanabilecek bir duyumlama durumu değildir. Yani, sürekli devinim ve değişim içinde bulunan bir gerçeklik söz konusu değildir. Bu durumda, duyumladığımız dünya, yalnızca “görünen dünya”dır.

Bilgi Felsefesi Tarihsel Gelişimi

Platon ve Aristoteles’in bilgiye yaklaşımlarına göz attıktan sonra, bilgi felsefesi veya epistemolojide yaklaşımların tarihsel olarak üç döneme ayrılabileceği belirtilebilir. Bu dönemler,

  • Antik Çağ’dan Yeni Çağ’a uzanan Eleştiri Öncesi Dönem,
  • Locke ile başlayan Bilgi Eleştirisi Dönemi
  • Yirminci Yüzyıldan İtibaren Başlayan ve Günümüzde Devam Eden Dönem

olarak belirtilebilir.

Antik Çağ’dan başlayan ilk dönemin temel isimleri, fikirleriyle bilgi felsefesine önemli yön vermiş olduğundan dolayı yukarıda da ayrıntılı olarak açıklanmaya çalışılan Platon ve Aristoteles ile birlikte Saint Thomas ve Descartes olarak sıralanabilir. Eleştiri öncesi bu dönemde, bilme olayında özne ile nesne arasındaki ilişkiyle ilgili olarak, ilk olarak hep nesneye ağırlık verilirken ontolojiist bir bilgi anlayışının hakim olduğu görülebilmektedir. Yani, doğru bilginin elde edilebilirliği temelde varlık felsefesi sorunlarıyla tartışılmıştır. Bu durumda öznenin, nesneye göre arka planda kaldığı görülür. Ancak, Descartes ile birlikte özne veya bilinç felsefesi başlar ve “bilen özne” öncelik kazanır. Çünkü, Descartes’a göre her şeyden önce bilen özne kendi varlığını kanıtlar ve “Düşünüyorum, öyleyse varım.” ifadesiyle “ben”den yola çıkar.

İkinci dönem ise Bilgi Eleştirisi dönemidir. Bu dönem, Locke’un “Bilginin kökeni, kesinliği, değeri ile inanç, eğilim ve kanıların nedenleri ile derecelerini araştırmak” ifadesiyle başlar. Dolayısıyla, eleştirici yöntemin zaman içinde güç kazanmasıyla birlikte yirminci yüzyıla kadar devam eder.

Üçüncü dönem ise, bilgi felsefesinin çalışma alanını genişleyip; bilginin koşulları ve doğrudan bilgi felsefesi üzerine araştırmanın başladığı dönemdir. Bu dönemde, Neo-Pozitivist akımların egemen olduğu görülmektedir.

Bilgi Felsefesinin Görevi

Bilgi felsefesi, genel olarak bilginin konusunun ne olduğuyla ilgilidir. Bir başka deyişle, bilginin kavramları ve unsurları, bilgi türleri ve koşulları, bilginin oluşum süreci, bilgi kriterleri ve sınırları ile ilgilenir. Dolayısıyla, bilgi felsefesinin temelde bilginin içeriksel yönü ile ilgilendiği çıkarımı yapılabilir. Buna bağlı olarak, bilgi felsefesinin temel sorularından söz açılabilir.

Bilgi Felsefesi Soruları

Bilgi felsefesi, genel olarak bilginin içeriğiyle ilgilendiğinden dolayı şu soruları yanıtlamaya çalışır:

  • Bilgi nedir?
  • Bilgi neye ilişkindir?
  • Bilginin doğası nedir?
  • Bilginin temeli nedir?
  • Bilgi edinme sürecinde özne ile nesne arasında nasıl bir ilişki bulunur?
  • Bilgi öznelden bağımsız olarak bir gerçekliğe mi dayanır?
  • Öznelden bağımsız bir gerçeklik var mıdır?
  • Öznelden bağımsız bir gerçeklik varsa kendinde olduğu gibi bilinebilir mi?
  • Nesneleri oldukları gibi mi yoksa göründükleri gibi mi biliriz?
  • Bilginin konusu olan gerçeklik özneye ve onun bilgisine bağlı olarak mı vardır?
  • Bilgi özneden önce mevcut şeylerin ürünü müdür?
  • İdealar doğuştan var mıdır?
  • Bilginin kaynakları nelerdir?
  • Doğruluğun kriteri nedir?
  • Bilginin sınırları var mıdır?

Kaynaklar:

Özcan Yalçın Kavasoğlu, Gazali’nin Bilgi Felsefesi, Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Felsefe Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi;

Abdülbaki Güçlü, Erkan Uzun, Ümit Hüsrev Sosyal, Felsefe Sözlüğü, Bilim ve Sanat Yayınları

1 YORUM

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here