1970’li yıllarda, psikanaliz temelli eleştiri yoğunlukla Yeni Freudçu olarak da ifade edilebilecek Jacques Lacan etkisi ile yeniden doğmuştur. Lacan, Paris akademik yaşamında en önemli eleştirmenlerden biri olarak Kıta feslefesi üzerinde psikanalizin çeşitli alımlamaları üzerinde merkezi bir yer edinmiştir. Lacan, Freud‘un yeni bir nesne üzerinde yeni bir bilim dalı oluşturduğunu ifade etmektedir. Bu yeni nesne, bilinçaltıdır. Ayrıca, hem bilinç hem de bilinçaltının inşa edilmesinde dilin merkezi bir önemi olduğunu düşünerek Freud’un teorilerini de yapısalcı bir bakış açısıyla okumayı tercih etmiştir. Bununla birlikte, Lacan her ne kadar kendisini Freudçu olarak tanımlasa da eserlerinin zaman zaman Freud’dan epey ayrıldığını da ifade etmek gerekmektedir.

Lacan’a göre, bilinçaltı da dilin yapısı gibi inşa edilmiştir ve dil gibi sistematik ve yöntemsel olarak analiz edilebilir. Dolayısıyla, psikanaliz de ayrı bir alan olarak modern dilbilim (linguistik) yöntemlerini ve kavramlarını ödünç almalıdır. Ancak bunun yanı sıra, Lacan’ın bu psikanalitik çıkış noktasından başlayarak modern dilbilimin de bir eleştirisini yapma hedefi söz konusu olmuştur. Böyle bir analiz, bütün bireylerin fragmanlara (bölümlere) ayrıldığını belirtirken bilincin bütünlüğünden söz etmeyi de güçleştirmekte hatta böyle bir bütünlüğü de enikonu reddetmektedir.

Saussure Eleştirisi

Lacan, “Bayan” ve “Bay” göstergelerinin (signifier) aynı gösterilene (signified) referans verebileceğini ifade ederek veya belirli bir bağlam içinde açıkça karşıt bir yer olarak yorumlanabileceğini göstererek Saussure’ün gösterilen ile gösteren arasındaki bağlantıda hiçbir problem olmadığı varsayımını sorgular. Yani dil, belirli varlıkların dünyasına güvenli bir şekilde demirlenemeyecek şekilde kendine ait bir yaşam alanına sahiptir. Yani gösteren ile bir diğer gösteren arasında durmak bilmeyen bir hareket, devinim söz konusudur. Ötekiye referans verilmeksizin, yani bağlamsız bir şekilde hiçbir anlamın sürdürülebilmesi mümkün olmayacaktır.

Bu açıdan değerlendirildiğinde, Lacan Saussure’ün teorisinde gösteren ile gösterilen arasındaki gündelik ilişkiyi, gösterenin aslında ilksel olduğunu ve gösterileni de temelde gösterenin belirlediğini ifade ederek değiştirmeyi amaçlamaktadır. Dolayısıyla Lacan’a göre, hiçbir gösteren diğer gösterenlerle birleştirilmediği sürece, bir nokta (.) cümlenin geriye dönük ve geçici olarak anlamını mühürleyene kadar kendibaşına bir anlam ifadeetmeyecektir. Neticede, hiçbir kelimenin tek başına bir anlamı yoktur ve bir kelimenin ne olduğunu açıklamak için diğer kelimelere ihtiyaç duyulacaktır. Daha net açıklamak gerekirse, hiçbir anlam diğer anlamlardan tek başına geçerli olmayacaktır ve kelimelerin de anlam kazanmak için birbirlerine ihtiyacı olacaktır. Ancak Saussure’ün gösteren ve gösterilen temelli dilbilimsel modeli aracılığıyla, Lacan nesneleştirilmiş benliğin gelişimi üzerine teorisini dilin rolüne ve özellikle sembolik (simgesel) düzenini formülize ederken dildeki etkileşimlere odaklanakarak oluşturmuştur. Bu açıdan, tamamen bütünleşik ve psikolojik olarak bir bütün bireyin Lacan’a göre erişilemez bir ideal kavram olduğu belirtilebilir.

Freud gibi, Lacan da insan psikesinde üçlü bir model geliştirmiş ve imgesel, sembolik (simgesel) ve gerçek olarak tanımladığı üç farklı düzenin işleyişi üzerinde fonksiyon gösterdiğini belirtmiştir. Freud’un üçlü modelinde olduğu gibi Lacan’ın modelinde de bu düzenler birbiriyle sürekli bir etkileşim içerisindedir.

Ayrıca, Lacan’ın düşüncesel olarak gelişiminin bazı araştırmacılar tarafından zaman zaman üç aşama olarak sınıflandırıldığından da bahsetmek gerekir. Bunlar,

  • erken dönem imgesel Lacan (1930lar ve 1940lar),
  • orta dönem sembolik Lacan (1950ler) ve
  • geç dönem gerçek Lacan (1960lar ve 1970ler) olarak sınıflandırılmaktadır.

Bu noktada, özetlemek gerekirse

  1. Gerçek, özellikle dil yoluyla temsil edilebilirlik dışında bulunan şeyi ifade etmektedir; maddessellik ve bedensellikle bağlantılıdır;
  2. Sembolik, yalın ve soyut şekillerde temsil ve iletişim açısından psikanaliz konusunda en önemli olanı ifade eder;
  3. İmgesel ise egonun “ayna evresi” sırasında yansıyan imgesiyle kendisini tanımlaması ve dolayısıyla hem narsisizm hem de kendini tanımlamanın analıdır. Ayrıca, öznenin kendisinden “yabancılaştığı” noktadır.

Lacan’a göre, psikanaliz bu imgesel düzene girerek sembolik olana ulaşmalıdır.

Lacan’ın imgesel, sembolik ve gerçek düzen teorisi, farklı şekilde algılanmış ve kavramsallaştırılmıştır. Bu düzenleri tanımlama biçimi yıllar içerisinde değişkenlik göstermiştir. 1970’li yıllarda, Seminar XX‘de Lacan bu düzenlerin birbirine bağlı olduğunu ve eşzamanlı olarak var olduklarını açıklarken topolojik bir şekil olan Borromean Düğümü’nü kullanmıştır. Çünkü üç halkanı birbirine bağlanma biçimi, bir halkanın kırıldığında hepsinin birbirinden ayrılmasıyla sonuçlanır.

Borromean düğümü (İtalya’da Aristokrat Borromea ailesinin simgesi olduğundan dolayı bu isim veriliyor), üç halkadan oluşan ve biri ayrıldığında üç halkanın tamamen birbirinden ayrılmasıyla sonuçlanacak bir yapıdadır. Borromean düğümünün çözülmesi ise, analizin temel proseslerinden biridir. Lacan; gerçek, sembolik ve imgesel olarak üç düzenin birbirine bağlı olduğunu ve her bir halkanın bu düzenlerden her birini temsil ettiğini ve bu halkaların kesişim noktalarına belirli unsurların yerleştirilebilecğeini açıklar. Bu düğümlerle açıklanarak vurgulanan şey söz konusu bu üç düzen arasındaki bağlantıdır. Sembolik, dilin oluşumunu ifade eder; imgesel hayatımızdaki imgeselliği ve hayal dünyasını belirtir ve gerçek ise sembollerle açıklanamayan veya ifade edilemeyen örüntüyü tamamlar.

İmgesel Düzen

Lacan’a göre, doğumdan itibaren 6 aylık süre içinde, insan psikesi genellikle isteklerimizi, fantazilerimizi ve e önemlisi edebiyat çalışması için önem arz eden imgelerimizi içeren imgesel düzen içerisinde çalışır. Konuşma öncesi bu dönemde, bebek neşe içinde yiyecek, bakım ve rahatlık edinerek annesiyle bir aradadır. Bu açıdan, imgesel düzen biraz Freud’un haz ilkeesi ile ilişkilidir. Psikolojik gelişimin bu aşamasında, bebek dünyayı algılamak ve yorumlamak için imgelere güvenir.

Altı ile on sekiz ay sırasında, insan Lacan’ın ayna evresi olarak adlandırdığı bir evreye girer. Bu evrede, bebek kendi varlığını ayrı bir varlık olarak hissetmeye başlar ve tam olarak aynada gördüğü imge ile kendi vücuduna ilişkin bir farkındalık kazanır. İmgesel düzen; imgelerin, hayal dünyasının, ilüzyonun ve aldatmacaların hüküm sürdüğü bir diyardır ve bu düzenin temel görevi, ayna evresinde egonun şekillenmesidir.

Ayna Evresi

Belirli bir noktada… ve muhtemelen algısal düzenek belirli bir gelişim aşamasına ulaştığında, bebek kendi vücudunu bir bütün olarak aynada görerek, yani tam bir Gestalt formunda, kendi farkına varır. Aynadaki imge, bir arada durur, bebeğin konumuyla hafifçe değişebilir ve bebeğin bu imge üstünde kurduğu hüküm başarı ve eğlence olarak sonuçlanır.

Lacan’ın yapısalcı yöntemi, bebeksi kendilik algısının gelişimini bebeğin yavaşça kendisinin ne olduğu konusundaki anlayışını artırarak bir farklılaştırma yöntemiyle kendisini tanımladığını ifade eder. Bununla birlikte, bu farklılaşma sürecinde daha önce bebeğin kendi benliğiyle özdeşleşmiş olan annenin memesi ve annenin sesi gibi bazı nesneler bebeğin kendisinden ayrık şeyler olarak fark edilir. Dolayısıyla, aynadaki bu yansımayla birlikte ego oluşturulur ve özne burada kendisini bir imgenin yansımasına dönüştürerek kendisine yabancılaşır. Lacan için, ego imgesel düzende oluşan bir ilüzyon yeridir ve bu da aslında imgesel olduğu kadar hayal gücü ile oluşturulan bir dünyadır.

Sonuçta, Lacan için annemizin sesi ve memesi, kendi sesimiz gibi şeyler objet petit a haline gelir. Büyüdüğümüzde, bu nesneler ve sesler bulunmaz ve biz de bunları arzularız. Bu temel nesneler ilkel eksiklik sembolleri haline gelir. Hatta bu dil öncesi evrede dahi, bebek bu nesnelerin eksikliğine aşina hale gelir. Yani, artık bu nenseler bizler için eksiklik sembolleridir ve hayatımızın geri kalanı boyunca bizi boyunduruğuna alacak olan bu eksiklik hissinin temelleri imgesel düzende ve ayna evresinde yatmaktadır.

Sembolik (Simgesel) Düzen

Annelerimizden ayrı birer varlık olduğumuzu öğrendikten sonra, Lacan’ın ikinci gelişim evresi olan sembolik düzene girmeye hazır hale geliriz. Sembolik düzeni Freud’un gerçeklik ilkesi ile ilişkilendirmek mümkündür. Çünkü bu da sembollerin kullanımı ve sembolik sistemle ilişkilidir. Sembolik düzen, Lacan teorilerinin merkezini oluşturur. Sembolik, temelde sembolik fonksiyonu uygulayan psikanaliz uygulayıcıları açısından da kritik bir önem arz eder.

Lacan, “sembolik” terimini kısmen Claude Levi-Strauss’tan almıştır. Çünkü sosyal dünyanın akrabalık ilişkilerini düzenleyen belirli yasalarla yapılandığına inanmaktadır; ancak Lacan buraya iki temel kavram olarak “hediye” ve “değiş-tokuş” kavramlarını da ekler. En temel değiş tokuş yöntemi olarak iletişim ele alındığında bu değiş tokuşun dilin hediyesi olduğu belirtilebilir. Yani yasa ve yapı, dilin ayrılmaz parçalarıdır. Bir diğer ifadeyle, sembolik düzen aslında dile bağlıdır ve dilin temsile ilişkin dünyasını açıklar. Bu noktada, imgesel düzen üstünde hüküm süren anneyken sembolik düzen üstünde hüküm süren ise Babanın Adı olarak karşımıza çıkar.

Lacan’ın sembolik düzeninde, kadın ve erkek arasındaki farkı öğreniriz. Cinsel kimliği öğrenme süreci de farklılık, ayrım ve kayıp temelinde gerçekleşir. Dolayısıyla, cinsiyetler arasındaki fark bizi iğdiş edilme (kastrasyon) kompleksine getirir ve öznenin ayrık ve nesnenin de kayıp olduğunu doğrulayacak şekilde farklı konumlar alınmalıdır. Burada baba, kültürel normları ve kuralları temsil edecek şekilde ortaya çıkar. Baba, anne ve çocuk arasında durarak çocuğun başkaldırısı durumunda kastasyonla tehdit eden kültürel kuralların uygulayıcısı görevini görür. Bu noktada, kastrasyon kompleksinin erkek ve kız çocuklar için farklı işlediğini ve sembolik düzenin tamamlanma sürecinin iki cinsiyet için de farklı gerçekleştiğini de belirtmek uygun olur.

Ayrıca, cinsel kimlik veya genel olarak cinsellik kültürel olarak oluşturulur ve kültürel kuralları uygulayan ve çocuğu bu kurallara uyduran güç sembolü olan babadır. İki cinsiyet de kendi cinselliklerini kendilerinin ne olmadıklarını gözlemleyip tespit ederek geliştirirler. Lacan’a göre, sembolik düzene girmek iki cinsiyet için de bir çeşit kastrasyondur ve bu kastrasyon sözlük anlamında değil de sembolik bir anlamda her bir kişinin bütünlüğünün kaybedilmeisni ve fallusa sahip babanın hüküm sürdüğü toplumsal kuralları kabul etmesini temsil eder.

Sembolik düzene giriş, dil ile tanışmayı da temsil eder ve içerir. Yani, toplumun işlevlerine göre kuralları ve düzenlemeleri de kabul etmek anlamına da gelir. Lacan için, bizi yöneten dildir ve kimliğimizi şekillendiren de dilin ta kendisidir. Ferdinand de Saussure’ün linguistik prensiplerini kullanarak Lacan bireysel sesleri ve kelimeleri farklılık üstüne ayrıştırdığımızı ifade eder. Kişi, dilin insanlık üstüne empoze ettiği düzene uymalıdır. Bir diğer ifadeyle, sembolik dil ve yasanın alanıdır ve yasa da Ödipus kompleksindeki hazzı düzenleyen şeydir.

Gerçek Düzen

Gerçek düzenin tanımlaması epey zordur. Lacanyen gerçeklik bilincin dünyası ve iletişim yoluyla aktarılabilir temsiliyettir; ancak Lacan’ın erken dönemde kullandığı tanımlar maddi varlıklar ve fiziksel varoluştan bahsederken daha sonraları Lacan gerçekten bahsederken mutlak bit bütünlük; yokluk, uzlaşmazlık, boşluk, eksiklik ve ayrıklıklar bulunmayan salt bir doluluktan bahseder. Bu şekilde anlatılınca, sembolik bu olumsuzlukların gerçeğe dahil olmasından sorumlu olan yegane şeydir.

Kısacası, Lacan’ın “gerçek” olarak ifade ettiği terimin en basit tanımı olarak sembolik ve imgesel düzene dahil olmayan her şey kullanılabilir. Gerçek, konuşma deneyimi olan analitik deneyimlere kapalıdır. Yani, Lacanyen gerçek, basit anlamıyla anladığımız gerçeklikle karıştırılmamalıdır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here