Edebiyatın niteliği, işlevi, kapsamı üzerine Platondan günümüze kadar birbirini izleyen ya da bir öncekine tepki olarak oluşan pek çok görüş ortaya konmuştur. Bu görüşlerin oluşturduğu bütün, kendi içinde farklı­lıkları olmakla birlikte, ‘edebiyat kuramı’ ya da ‘edebiyat teorisi’ olarak başlıklandırılmıştır. Edebiyat kuramları; edebiyat ilkelerinin, kategorilerinin, prensiplerinin ve benzer yönlerinin incelenmesini konu alır.

Hem bir sanat hem de bir bilim dalı olarak benimse­nen edebiyatta çeşitli kuramlar vardır. Kuramlar, sadece tarih sırasına göre sınıflandırılabileceği gibi, öznelci ya da nesnelci olmalarına göre veya bilgisel ya da duygusal olmalarına göre de sınıflandırılabilirler. Bir edebiyat kuramı benimsediği ilkelere göre yazarın ya da okurun kimliğini, metnin anlamını ya da yapısını kendi yaklaşımına göre inceler. Bu bölümde belli başlı edebiyat kuramlarını, sınıflandırma ölçütlerinden yola çıkarak inceleyeceğiz. Bu sınıflandırmalar yazınsal metnin oluşumunda rol oynayan dört unsur temel alınarak yapılmıştır. Bu eksende; Dış Dünya Odaklı Kuramlar, Yazar Odaklı Kuramlar, Eser Odaklı Kuramlar ve Okur Odaklı Kuramlar yer alır.

Dış Dünya Odaklı Kuramlar

Eserin dış dünya ile olan ilişkisiyle ilgilenen dış dünya odaklı kuramlara göre sanat; doğayı, hayatı, insanı yansıtmalıdır. Sanat eserinin çözümlenmesi de dış dünyadaki gerçeklikle sanat eseri arasındaki ilişki ve bağların araştırılması esasına dayalıdır. Dış dünya odaklı kuramlar; genel yönleriyle, Yansıtma Kuramı ile Marksist Estetik ve Toplumcu Gerçekçi­lik Kuramları olarak iki başlıkta açıklanacaktır.

Yansıtma Kuramı

Yansıtma Kuramı’nın kökenini Platon ve Aris­toteles gibi Antik Yunan filozoflarının edebiyat üzerine yazdıkları oluşturur. Etkileri 18. yüzyıl sonlarına kadar süren Yansıtma Kuramı’na göre edebiyat, içinden çıktığı toplumu yansıtır. Platon’a göre edebiyat eseri dış dünyada var olan gerçekle­ri, nesneleri öykünme yoluyla yansıtır. Platon’un ünlü “dünyaya ayna tutmak” sözü bu kuramın te­melini oluşturur.

Platon ve Edebiyat

Platon’a göre, görülen dünyanın ötesinde bir gerçeklik âlemi vardır. Bizim gördüğümüzse duyu­larla algılanan ve değişken bir dünyadır. Dolayısıy­la sanatçının taklit ettiği dünya bizi gerçek bilgiye ulaştıramaz. Platon bu nedenle sanata karşı çık­maktadır. Onun felsefesine göre sanat eseri gerçekçi olursa faydalı ve eğitici olur.

Aristoteles ve Edebiyat

Platon’un öğrencisi Aristoteles de sanatın yansıtmacı yönüne eğilir ancak Platon’un aksine sa­natın faydaları üzerinde durur. Ona göre sanat bir çeşit zanaattır. Sanatçının yaptığı da bir insanın hayatı üzerinden diğer insanların hayatını, başka bir deyişle evrenseli yansıtmaktır. Buna bağlı ola­rak da edebiyatın değeri belirli düzeyde gerçekliği okura göstermesinden gelir. Aristoteles’e göre sa­nat, ideal olanı yansıtır. Bu nedenle sanatçı eserin­de erdemli kişileri örnek göstermeli, kötü kişilere de ibret alınması için yer vermelidir. Bu anlayış, sanatçıya yaşamı olduğu gibi taklit eden değil; ye­niden kurgulayan, yaratan gözüyle bakmıştır. 18. yüzyılın başlarında roman türünün ortaya çıkma­ya başlamasıyla birlikte sanatın toplumu ve dış dünyayı yansıttığı görüşleri iyice yerleşir. Çünkü roman, yaşamı en iyi yansıtan ve hayata en çok benzeyen tür olarak görülür.

Genel hatları ile ele alınan Yansıtma Kuramı’nın ilk dönemi, 18. yüzyıl ortalarına kadar sürmüştür. 19. ve 20. yüzyılda sanatı açıklamak için yine yansıtma kavramından yararlanılmıştır ancak bu dönemde kuramlar, gerçekliği farklı biçimde ele alan düşünceler geliştirmişlerdir.

Marksist Estetik ve Toplumcu Gerçekçilik

19. ve 20. yüzyılda sanatı açıklamak için yan­sıtma kavramını kullanan en önemli edebiyat ku­ramı, Marks, Engels ile Plehanov’un isimlerinin ve görüşlerinin öne çıktığı Marksist estetik ku­ramıdır. Marksist estetik kuramı kendi ideolojik sistemine dayalı bakış açısını yansıtma kuramının temeline yerleştirmiştir. Marksist görüşe göre bir toplumun ekonomik yapısındaki değişimler, yeni felsefi düşüncelerin doğmasına, dinî inançlarda­ki değişimlere ve yeni sanat türlerinin doğma­sına neden olur. Buna bağlı olarak edebiyat da bir ideoloji türü olarak ekonomik açıdan güçlü olan sınıfın çıkarlarını dile getirir. Bu anlayış, kuramın estetik görüşünü diğerlerinden farklı­laştırır. Bu kurama göre edebiyat eserinde konu, toplumun gündelik yaşamıdır ve yazar eserini olabildiğince gözlemlerine dayanarak gerçekçi biçimde oluşturmalıdır. Gerçeklik kavramı döne­min bilim görüşünden etkilenmiştir. Buna göre, olaylar mucizelerle değil, toplumsal kanunlarla açıklanabilir. Yazar da bir bilim adamı kadar taraf­sız olmalı ve gerçekleri bütün yönleriyle yansıtma­lıdır. Marks ve Engels, ideoloji ile sanat arasında bir nedensellik bağı olduğunu savunurken, Plehanov sanat eserinde açık ve doğrudan propaganda­nın yeri olmadığı görüşünü savunur.

Toplumcu Gerçekçilik, Marksist Estetik’in ikinci dönemi olarak Sovyetler’de geliştirilmiştir. Bu anlayış sanatın ne olduğundan ziyade, ne ol­ması gerektiği üzerinde durmaktadır. Bu kurama göre de sanat yansıtmadır ancak sanatın yansıt­tığı gerçeklik, toplumsal gerçekliktir. Bu kura­ma göre sanatın misyonu, toplumdaki bireylerin zihnindeki gerçekliğin dönüşümüne etkide bu­lunmasıdır. Sosyalist toplumun sanat anlayışının bir uzantısı olan Toplumcu Gerçekçilik, özetle Marksist felsefenin edebiyat alanına uyarlanması ve Marksizmin, kapitalizmi reddetmesinin edebi­yata yansımış hâlidir.

Yazar Odaklı Kuramlar

19. yüzyılda Romantizm akımının etkisiyle sa-natçının ön plana çıkmaya başladığı görülür. Yazar Odaklı Kuramlar eseri, sanatçının duygularının bir yansıması olarak görür. Sanatçı, eserleri aracılığıyla okurlarına duygularını dile getirir. Dolayısıyla, sanatın açıklanmasında sanatçının yaşantısı önemli bir yer tutar. Yazar Odaklı Kuramlar olarak Anlatımcı Kuram ve Psikanalitik Kuram’dan söz etmek mümkündür.

Anlatımcı Kuram

Sanatçıya ve sanatçının yaşantısına yönelen Anlatımcı Kuram’ın ana kavramı, Romantizm akı­mının da önemsediği duygu kavramıdır. Kurama göre, edebî eser, sanatçının duygularının sonucu­dur. Dış dünya sanatçının gözünden, onun duygu süzgecinden geçerek aktarılır. Duyguların eserde anlatılması ile betimlenmesi arasında bir ayrım ol­duğunu savunan kurama göre duyguların dile ge­tirilişinde hangi duyguyu hissettiğinin söylenmesi değil anlatımla o duygunun verilmesi gerekir.

İngiliz Romantik Dönemin temsilcilerinden William Wordsworth

Anlatımcı Kuram, sanatçının bir eseri oluşturması sırasındaki düşüncelerini açıklamaya çalışır. Eseri nasıl oluşturduğunu, o süreçteki düşüncelerini ve duygularını belirlemeye çalışır. Ancak bu durumda eserin değerlendirilmesinde kuramdan yararlanmak çok da etkili olamamaktadır. Kurama yöneltilen temel eleştirilerden biri sanatçının anlatacağı bütün duyguları yaşamasının olanaksızlığıdır. Çünkü sanatçının yarattığı bütün kişilerin duygularını yaşamış olması gerektiğini iddia etmek mümkün değildir.

Kuramın en geçerli olduğu alan lirik şiir türü olmuştur. Yansıtma Kuramı nasıl bütün eserler için geçerli olamamışsa Anlatımcı Kuram da olamamıştır.

Psikanalitik Kuram

Sigmund Freud…

20. yüzyılın ilk yarısında kendini güçlü bir biçimde hissettiren, ruhbilim alanının ünlü ruh­bilimci ve hekimlerinin, sırasıyla Sigmund Freud, Carl G. Jung ve daha sonra Jacques Lacan’ın öğ­retileri edebî eserlerin çözümlenmesi ve yorumlan­masında da kullanılmaya başlanmıştır. Psikanalitik Kuram bu çözümlemelerin edebiyat eleştirisinde uyarlanmaya başlanmasıyla ortaya çıkmıştır. Psikanalitik Kuram’da, edebiyat ve sanat nedir soruları­na; yazarın yaşadığı zaman, bulunduğu çevre, aldı­ğı eğitim, psikolojisi, içinde bulunduğu sosyal ve siyasi ortam gibi yazarı yazmaya götüren etmenler bağlamında yanıt aranır.

Psikanalitik Kuram; yazarın bilinçaltının açığa çıkarılması, eserdeki kişilerin psikolojik durumla­rının incelenmesi ve yaratma eğiliminin doğası ile ilgilenir.

Psikanalitik kuram esere bir değer biçmeye ça­lışmak yerine, onu açıklamaya, betimleye çalışır. Amacı, zaten zihinsel evrenimizde kökleşmiş bir şekilde bulunan anlam dünyamızın edebî eserde ortaya çıkan belirtilerini yakalamak ve bunlar üze­rinden bir çözümlemeye girişmektir.

Psikanalitik kurama yöneltilen eleştirilerin ba­şında yöntemin ahlaki boyutu yer alır. Yazarın özel yaşamına yönelerek onun hakkında eser yoluy­la bazı çıkarsamalarda bulunmanın etik olmadığı düşüncesi bu eleştirilerin başında gelir. Bir diğer eleştiri ise yazara odaklanırken eser ile okur arasına ciddi bir mesafe konulmasıdır.

Eser Odaklı Kuramlar

Eser Odaklı Kuramlar, edebiyat incelemelerin­de edebî eserin ön plana çıktığı kuramlardır. Edebi­yat incelemelerinde bu tür kuramlara göre bir eseri iyi bir biçimde çözümleyebilmek için esere dışarı­dan değil, içerden bakmak ve eseri dil içi ögelerle ele almak gerekir. Bu anlayışı benimseyen kuram­lardan ilki Rus Biçimciliği’dir. Rus Biçimciliği’ni, Yeni Eleştiri ve Yapısalcılık gibi diğer Eser Odaklı Kuramlar izlemiştir.

Rus Biçimciliği (Formalizm)

Rus Biçimciliği, dışardan eleştiri yöntemiyle araştırmayı amaçlayan yaklaşımlara karşılık metin içi ögelere vurgu yaparak içerden eleştiri anlayı­şını sistemli bir şekilde çalışmalara uygulayan ilk kuramdır. 1915-1930 yılları arasında etkili olan kurama göre bir edebî eseri diğerlerinden ayıran temel özellik eserin biçimselliğidir. Kuramın en bilinen temsilcileri Roman Jakobson, Boris Eyhenbaum, Juri Tinyanov, Viktor Şklovski ve Boris Tomaşevski’dir.

20. yüzyılın başlarında yapılan dil ve edebiyat çalışmalarında özellikle şiir dili üstünde çok durul­muştur. Biçimciler, alışılmışın dışında ilgi uyandı­racak ögeler içeren edebiyat eserlerini edebiyata yeni değerler sokan saygın edebiyat olarak görmüşlerdir. Buna göre, bir eserin saygın olabilmesi için yerleşik gelenek içindeki yazın alışkanlıklarını, monotonlu­ğu kırması gerekir. Alışkanlığın kırılması da eserin üslubunun göze çarpmasını sağlayan yollarla; kafiye, ritim, vezin gibi biçimsel ögelerin gelenekselden farklı kullanımıyla mümkündür. Biçimciler, biçim­sel ögeleri içerikten daha değerli görmüşlerdir. On­lara göre önemli olan şairin dil karşısındaki tutu­mudur. Biçimciler, şiir dışında öykü, roman gibi edebî türlere yönelik de çalışmalar yapmışlar ve şiir için kullandıkları bütün özellikleri anlatı metinleri için de öne sürmüşlerdir. Ancak anlatı metinler için öykü-olay örgüsü ilişkisini irdelemişlerdir.

Biçimciliğe yönelen eleştirilerin başında, ilke­lerinin yeterince açık olmaması ve bazı ilkelerinin eksik ve çelişkili oluşu gelmektedir. Biçimcilerin; psikolojinin, sosyolojinin, felsefenin, estetiğin ge­nel sorularına kayıtsız olmaları, tartışmaların nede­ni olan olgulara yeni bir soluk getirememeleri gibi eleştirilerle sık sık yerilmişlerdir. Biçimciliğin ese­rin anlam katmanına inmekten ısrarla kaçınması onun sığ kalan ve en çok eleştirilen tarafı olmuştur.

Yeni Eleştiri

1930-1960 yılları arasında İngiltere ve Amerika’da etkili olan Yeni Eleştiri Kuramı, biyog­rafiye ve yazarın psikolojisine bağlı edebiyat ku­ramlarını yetersiz görerek edebî eseri temel almış bir eleştiri kuramıdır. Bu kuram, eserde biçim ve içerik ayrımını yapmış ve bunların düzenlenişini ve işlevlerini incelemeye odaklanmıştır. Kurama göre konu ve biçim bir bütün oluşturduğunda estetik duygu uyandırır.

Amerikan Expat Şair ve Kuramcı T. S. Eliot

Yeni eleştirinin İngiltere’deki temsilcileri I.A. Richards ve T.S. Eliot, edebî eserlerin yazardan, okurdan, tarihî ve toplumsal şartlardan bağım­sız olarak incelenmesi gerektiğini savunmuşlardır. Kuramın önemli isimlerinden I.A. Richards ve T.S. Eliot’ın geliştirdiği yakın okuma tekniği ile I. Dünya Savaşı sonrası edebiyatının iyileştirici, zevk verici yanı, ayrıntıların ve imge örgüsünün okurda uyandırdığı estetik değer öne çıkarılmıştır. Diğer Eser Odaklı Kuramlar’dan farklı olarak okurdaki duygusal etki de önemli görülmüştür. Kuramın Amerika’da önde gelen isimleri M. Arnold, J.C. Ransom, C. Brooks, A. Tate olmuştur.

Yeni Eleştiri anlayışına göre, edebiyatta ve özellikle şiirde önemli olan ne söylendiği değil, nasıl söylendiğidir; metinde kurulan karşılıklı anlam ilişkileri ile karşıtlıkların oluşturduğu düzendir.Yeni Eleştiri anlayışının sadece şiir üzerinde yoğunlaşması sınırlılık olarak görülmüştür. Ayrıca okuma etkinliğinin teknik bir uğraşa dönüştü­rülmesi ve kullandıkları terimlerin ve kavramların daha çok akademik çevrelerde anlaşılması kuramın eksikleri olarak görülmüştür.

Yapısalcılık

1960’larda Fransa’da başlayan Yapısalcılık, dil­bilimden etkilenen ve Ferdinand de Saussure’ün yüzyılın başlarında dilbilime uyguladığı yöntem ve görüşlerini edebî eserlere uygulayan bir kuramdır. Saussure bir dilin tarihî gelişimini ve her dönem taşıdığı özellikleri bilmeye gerek olmadığını, dili belli bir zaman noktasında ele alarak, eş zamanlı yani belli bir anda bağımsız ve bir bütün sistem olarak incelenmesi gerektiğini savunmuştur. Yapı­salcı kuramın önde gelen isimleri A.J. Greimas, T. Todorov, Hjelmslev, Benveniste, Jakobson, G. Genette, Levi Strauss ve Roland Barthes’tır.

Yapısalcılara göre edebî eserlerin yapısının di­lin yapısına benzemesinin yanı sıra malzemesinin de dil olması yapısalcılığın edebiyat eserlerine uy­gulanmasını gerektirmektedir. Yapısalcılara göre, edebî eserler dış gerçeklikten bağımsız ve kendine göre kuralları olan bir sistemdir. Bu nedenle de eser, yazardan ve okurdan bağımsız olarak ele alın­malıdır.

Okur Odaklı Kuramlar

Edebî eserin kendisi ile iletişim kuracak bir okur için var olduğunun fark edilmesi edebî eserle­rin incelenmesinde okuru odak hâline getirmiştir. 20. yüzyılda Avrupa’da Okur Odaklı Kuramlar’ın etkili bir biçimde ortaya çıkmasında 19. yüzyılın olgucu ve nesnel bilim görüşünün sekteye uğrama­sı önemli bir etken olmuştur. Okurun sadece alıcı değil, metni yorumlamaya katılan üretken bir ko­numda olduğunu savunan Okur Odaklı Kuramlar olarak Duygusal Etki Kuramı, Alımlama Estetiği, Feminist Eleştiri ve Yazınsal Göstergebilim Kuramı tanıtılacaktır.

Duygusal Etki Kuramı

İngiliz I.A. Richards’ın ortaya koyduğu Duygu­sal Etki Kuramı zevk, estetik yaşantı, estetik değer gibi kavramları öne çıkarmış; edebî eseri incelerken ve değerlendirirken okur faktörünü birinci plana almıştır. “Edebiyatın işlevi nedir?” sorusuna Duy­gusal Etki Kuramı okura zevk verme, estetik duygu ve heyecan uyandırma olarak cevap verir. Kurama göre dil göndergesel ve duygusal işlevde kullanılır. Edebî eserler bilgisel değildir, içeriğinde söylenen­lerin doğru olması gerekmez. Yazındaki doğruluk, eserin kendi içinde tutarlı olması ile sınırlıdır. Eseri değerli hâle getiren de bu tutarlığı oluşturan denge ve uyum hâlinin başarı ile oluşturulmuş olmasıdır. Sanat yapıtının bizdeki etkisini zevk ile anlatmaya çalışması, kuramın eleştirilen bir yönü olmuştur.

Alımlama Estetiği

Alımlama Estetiği, 1960’ların sonlarından iti­baren ortaya çıkan, bir sanat eserinin özellikle bir edebî eserin okur tarafından anlaşılması, bir değer olarak ortaya çıkması ve kabul görmesini savunan Okur Odaklı Kuramlar’ın en bilinenlerindendir. Okurun durumunu açıklamaya çalışan belli başlı üç kuramcı vardır. Bunlar Konstanz Ekolü’nü tem­sil eden Wolfgang Iser ve Hans-Robert Jauss ile Stanley Fish’tir.

Wolfgang Iser’e Göre Alımlama Estetiği

Wolfgang Iser

Iser’e göre bir edebiyat yapıtının anlamı met­nin içinde hazır şekilde bulunmaz, metindeki bazı ipuçlarına göre okur tarafından okuma süresinde yavaş yavaş kurulur. Kuram, bir metnin algılan­masında okurun kendi bireysel konumu, kişiliği, beğenisi ve okuma deneyiminin önemli bir rolü olduğunu savunur.

Kurama göre okuma sürecinde, yazarın orta­ya koymuş olduğu metin ve okurun bu metinden kurduğu anlam olmak üzere iki türlü alımlama söz konusudur. Etkileşime dayalı bu süreç edebî metni durağanlıktan çıkararak ona dinamizm kazandırır. Zira metne ilişkin yapılan her okuma metnin yeni­den üretimi anlamına gelir. Dolayısıyla Alımlama Estetiği Kuramı, anlamı merkeze alır.

Iser’e göre bir metni iki yönlü olarak değerlendir­mek gerekir. Bunlardan birincisi metnin yazar tara­fından oluşturulan sanatsal kısmı, ikincisi ise metnin okur tarafından oluşturulan yorum kısmıdır. Metin ancak yazar ve okur tarafından bu süreçlerden geçi­rildikten sonra tam olarak oluşmuş sayılır. Metnin böyle bir yapıda olması ona farklı okurlar tarafından her ele alınışında tekrar üretilen bir özellik katar.

Kurama göre edebî eseri etkileyen toplum ve gelenek ögeleri tamamen göz ardı edilmez. Zira toplum ve gelenek hem edebî eseri oluşturan ya­zarı hem de anlamlandıran okuru etkilemektedir. Toplum ve gelenek; yazarın kavrama, dönüştürme ve yansıtma biçimlerini etkilediği gibi okurun iliş- kilendirme, çözümleme ve anlama biçimlerini de etkiler. Okurun kavrama, işitme ve anlama kapasi­tesi, gelenek ve toplumdan etkilenir.

H. Robert Jauss’a Göre Alımlama Estetiği

Kuramın bir diğer önemli savunucusu H. Robert Jauss da okuru merkeze koyar ve eserin üretildikten sonra çeşitli zamanlarda okur (alımlayıcı) tarafından nasıl algılandığını sorgular. Jauss’un başlıca dinamiği tarihtir. Ona göre, zaman birçok şeyi değiştirir, de­ğişen bu süreç yeni yorumları da beraberinde getirir. Okurların kendine özgü karakterleri, dünya görüşü ve yaşam şartları edebî metinden farklı beklentiler içerisinde olmalarına neden olmaktadır. Bu bek­lentiler, bir yandan okurun metinle bağ kurmasını sağlarken diğer yandan da metne ilişkin çeşitli istek­lerinin olmasına neden olmaktadır.

Feminist Eleştiri

Virginia Woolf ve Simone de Beauvoir

1960’lardan sonra Fransa, İngiltere ve Amerika’da ortaya çıkan Feminizm hareketinin edebiyata yansımaları sonucu okur olarak kadına yönelik feminist edebiyat kuramı, yazar olarak ka­dına yönelik feminist edebiyat kuramı, psikanaliz açıdan feminist edebiyat kuramı ve Marksist-Sosyalist açıdan feminist edebiyat kuramı doğmuştur. Kuram hem erkek yazarların söylemlerinin kadın yazarların söylemlerinden farklı olduğunu hem de bir metni kadın okurların erkek okurlardan farklı algılayacağı tezini savunmuştur. Okura Yönelik Feminist Eleştiri Kuramı bütün okur tiplerini değil de feminist hareketten yola çıkarak edebî metinle­rin incelenmesinde kadın okurların alımlama ko­şulları üzerinde duran bir kuramdır.

Genel olarak eserlerde yer alan cinsiyet farklı­lıklarını inceleyen Feminist Eleştiri, feministlerin kadınların gerçek yaşamda olduğu gibi edebiyat eserlerinde de hor görüldüğünü ortaya koyma ça­baları ile başlamıştır. Bu kuramın önemli örnekleri Simone de Beauvior’ın Kadın adlı yapıtı ile Kate Millet’in Cinsel Politika ve kadın yazarların neden az olduğunu irdeleyen Virginia Woolf’un Kendine Ait Bir Oda adlı eserleridir.

Yazınsal Göstergebilim

Yazınsal Göstergebilim, edebî eserlerin çözüm­lenmesi sürecinde okurun bilgi ve deneyimi ile kültürel arka planını önemseyen bir kuram olduğu için Okur Odaklı Kuramlar adı altında incelense de kuramsal temelleri dilbilim ve yapısalcılığa da­yanır. Bir edebiyat kuramı olarak Göstergebilim’in hem eser odaklılığı hem de okur odaklılığını içinde barındıran zengin bir kuram olduğu söylenebilir.

Yazınsal Göstergebilim’in temel konusu, bir eseri çözümleme, anlamlandırma ve eser olması­nı sağlayan yönleri ortaya koymadır. Bu kuramda içerik boyutundaki değişimler ve yüzey yapısındaki değişimlerdeki bağıntılar aranarak ikili karşıtlıklar belirlenir. Göstergebilimsel yazın incelemesinde bütün metinler okurları tarafından tekrar yazılır. Gösterenler, metin çözümleme aşamasında söz­cükten tümceye, tümceden daha öteye geçerek düz anlam, yan anlam boyutlarında ve kültürel boyut­ta yapılabilecek düzenlemelerle okura yol gösterici olurlar. Yazınsal Göstergebilim, edebî eserleri ince­leme konusunda birçok malzeme bulmamızı sağla­yan hem esere hem de okura yönelen özellikleri ile zengin bir içerik taşıyan bir yönteme sahiptir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here