Danışan-danışman ilişkisi, dışarıdan görüldüğü kadar basit bir çizgide ilerlememektedir. Dizilerden görülen ‘Evet anlıyorum, hımmm.’ şeklindeki konuşmalar kesinlikle gerçeği yansıtmamaktadır. Altında tonlarca nedenin bulunduğu söylemlerin yanı sıra danışan-danışman ilişkisindeki duygular, düşünceler de oldukça önemlidir. Bu yazıda bahsedilecek olan ise tam olarak budur: Transferans – Kontr Transferans nedir?

Transferans – Kontr Transferans

Terapötik süreç içerisinde danışanın terapiste yansıtmış olduğu bütün duygular ve düşünceler transferans(aktarım) tır. Türkçe’si ile aktarımlar, dirençli anılara ya da o ana bağlı olup; direnci dengesiz ve değişken olabilmektedir. Aktarım olumlu ve olumsuz olmak üzere ayrılmaktadır. Aktarımın çeşidi ise terapi sürecinin yordayıcısı haline gelebilmektedir. Fakat bu yordama düz bir çizgide ilerlemez. Olumlu aktarımın terapi dışına çıkması olumsuz sonuçlara sebep olabilecekken, olumsuz aktarımın altındaki sıkıntılı ruhsal yapıya ulaşmak ve çatışmaları ortadan kaldırmak da terapiye oldukça fayda sağlayabilmektedir. Burada bu çizginin düzlükten çıkmasına katkı sağlayacak kişi terapisttir. Terapistin kendine güveni, öz saygısı, empati yeteneği özellikle olumsuz transferanstan fayda elde etmenin yolunu açacaktır.

Transferans – Kontr Transferans

Terapistin danışana karşı tepkilerinin tümü ise kontr transferans(karşı aktarım) tır. Danışanın aktarımlarının, davranışlarının yani aslında danışanın tamamıyla kendinin, terapist üzerinde oluşturduğu etkiler danışana yansımış olur. Bu yansıma, olumlu veya olumsuz şekilde gerçekleşebilir. Bu noktada önemli olan şey ise danışanın terapiye dair olumsuz his geliştirmesine sebep olabilecek karşı aktarımları en aza indirgeyebilmektir. Çünkü bu durum belki çok basit görülebilecek bir karşı aktarımdan kaynaklansa bile terapinin içeriğini ve seyrini değiştirebilir.

Transferansın Kaynağı : Erken Dönem Nesne İlişkileri

Transferans – kontr transferans konusunda en çok üzerinde durulan ise transferanstır. Transferansın asıl kaynağı ise erken dönem ilişkileridir. Erken döneme bakıldığında nesne ilişkilerinin önemi karşımıza çıkmaktadır. Bebek önce nesnelerle ilişki kurmakta ve sonrasında nesneyle ayrışmaktadır. Bu süreçte en önemli faktör annedir. Her şeyi ‘iyi’ ve ‘kötü’ olarak ayıran bebek bu iyi ve kötüleri annesine sert bir şekilde yansıtmaktadır. Bebeğin bu yansıtmaları daha yumuşak olarak geri dönmediğinde iyi ve kötü, ayrı kutuplar olarak kalmaktadır. Sağlıklı şekilde bütünleşemeyen bu iki kavram ayrışmanın(dissosiyasyon) ilk adımı olur.

Erken dönem nesne ilişkileri, transferansı yordayıcı bir etken olarak ele alındığı için yazı akışı buna göre şekillenecektir. Nesne ilişkileri, ilk yaşam yıllarında şekillendiği için anne faktörü öne çıkmaktadır. Erken dönem nesne ilişkilerine dair sayısız görüş içerisinden birkaçına yer verilecek olan bu yazıda, ele alınacak olan isimler ise Winnicott, Bion ve Green’dir.

Donald W. Winnicott

Winnicott’a göre birincil bütünleşememişlik, ileriki dönemlerde stresli zamanlarda dissosiyasyonun sıklıkla kullanılmasına yol açmaktadır. Regrese(gerileme) olmak bireyi ilkele iter ve çözülme meydana gelir.

Hayatı düz bir çizgi olarak düşünürsek düşünceler, deneyimler, duygular, bilişsel faaliyetler vs. bunların hepsi o çizginin içerisinde yer almaktadır. Travma ise bu düz çizgiyi yukarıdan aşağıya kesen bir bıçak gibidir. Bu kesilmeyle beraber iç kaynaklar donar. Dışarıya başvurmak çok zordur. Yardımcı olabilecek nesne bulunamaz. Bu durumda içe dönüldüğünde erken dönem yaşantılarında bütünleşme sağlıklı gerçekleşemediyse çözülmeler ortaya çıkar.

Kişi yaşadığı dissosiyasyonla beraber yer-zaman algısını yitirebilir. Yitirilen yer-zaman algısı krizlere sebep olduğunda kişi, kendine veya çevresine tamamen kendi dışında gerçekleşiyormuş gibi zarar verebilir ve bunu hatırlayamayabilir. Gerçekleşen travma daha önce yaşanmış ama bastırılmış küçük bıçak kesiklerini hatırlatıp mevcut büyük travmanın beslenmesine ve daha kötü hale gelmesine sebep olabilir. Bu noktada çözüme gidilmek istendiğinde asıl travma ve ortaya çıkan diğer travmaların yaşam çizgisine katılması gerekmektedir. Bu da yüzleşme ile gerçekleşir.

Yüzleşme noktasında terapistin görevi çok büyüktür. Bireyin ve terapistin buna hazır olması aynı zamanda da bu yüzleştirmenin daha büyük travmalara sebep olmayacağının kesinleştirilmesi gerekmektedir. Dissosiyasyonun düzeltilebilmesi iyi veya kötü bu yaşantıların yaşam çizgisine yedirilip kopuklukların ortadan kaldırılmasıyla gerçekleşecektir.

Gerçek benliğin oluşması annenin bebeği karşılamadaki yeterliliğine bağlıdır. Bu anne yeterliliği sağlanamadığında bebek kendi dışındaki beklentilere ayak uydurmaya başlar. Bunun sonucu olarak sahte benlik oluşturulur ve bebek yaşamının ilk döneminde kendisine yabancılaşır. Ayrıca nesne ilişkileri ve benlik oluşumu çerçevesinde kendi başına olma kapasitesi gelişmektedir. Kapasite için iyi iç nesne ruhsal alanda bulunmalıdır. Bunun sağlıklı gelişebilmesi doyumun sağlanıp sağlanamayışıyla ilintilidir.

Sağlıklı gelişemediği durumlarda, yani Bion’a göre anne alfa işlevini gerçekleştiremediğinde ruhsal yapı yeterince gelişemediği için içsel ve dışsal uyaranlara karşı kendini koruması eksik kalacaktır. Erken dönemde yeterlilikleri sağlanamayıp yatıştırılamayan bebek uyaranlara karşı boşaltımı(eksitasyon) beden yoluyla gerçekleştirecektir. Buna da somatizasyon denir. Somatizasyona yönelme durumu da eksik kalmışlık kaynaklı zihinselleştirememe ve beden-öteki tasarımlarının oluşmamasından kaynaklanır.

Wilfred Ruprecht Bion – Alfa İşlevi

Wilfred Bion, psikoza dair iki önemli kavram ortaya koymuştur. Bunlar ‘alfa ve beta’dır. Alfa, bireyi psikozdan koruyan; beta ise bireyi psikoza açık bırakan işlev anlamına gelmektedir. Psikotik kişiliğin ruhsal bir tanım olmasının yanı sıra Bion’a göre her bireyde psikotik kişiliğe ait ruhsal özellikler ve davranışlar vardır.

Gerçeklikle ruhsal boyutun olumsuz etkileşimlerini önlemek amaçlı bir yapı oluşturulur. Bu yapıda alfa unsurlar bulunur. Alfa işlevi düşünce oluşumu için şarttır. Alfaya dönüştürülemeyen unsurlar beta unsurlarını oluşturup yansıtmalı özdeşim ile dışa atılırlar. Simgeleştirmeden ziyade direk eylem vardır.

Bebeklikte ilk doyum beklentilerinin karşılanmaması engellenme hissini ortaya koyar. Engellenme çözülmesi gereken bir problemdir. Annenin becerileri ile buna yardımcı olunacaktır. Bunların hepsi ise alfa unsurları oluşturur. Fakat anne desteği yetersiz kalıp engellenmeye tahammülsüzlük geliştiğinde yansıtmalı özdeşim ile problemden kurtulmak istenecektir. Bunun sürekli olması durumu ise ruhsal yapı üzerinde yıkıcı etkilere sebep olmaktadır. Yıkıcı etkiler kişinin içsel nesnesinin her şeye karşı savaş haline sokacaktır. Ama anne gereken zamanlarda alfa işlevini gerçekleştirebilirse bebek dürtülerinin kontrolünü sağlayabilecek duruma gelecektir.

Andre Green – Ölü Anne Karmaşası

Erken dönem ilişkilerinin sonraki yaşam yıllarına etkisinin öneminden sıkça bahsedilmiştir. Yine bu öneme dair Andre Green ‘ölü anne karmaşası’ kavramını ortaya koymuştur. Gerçekliği kaybetme korkusu, psikosomatik bütünlüğü kaybetme korkusu vb gibi durumların oluşumunun annenin bebeğin ihtiyaçlarına uyum sağlayamamasından kaynaklandığı belirtilmiştir. Annenin depresyonu, soğukluğu çocukta ölü anne imajını oluşturur ve bu ölüm fiziksel değildir. Çocuk bu durum karşısında sevgi nesnesinin yanında anlamı da kaybeder. Çünkü olanları açıklayabilecek bir neden bulamaz ve simgeleştirme ortadan kalkar. Normal şartlarda bebeğin kendini anneden ayrıştırması aşamalı olarak gerçekleşirken bu durumda aniden gerçekleşmiştir. Dolayısıyla çocuk birincil nesnesinden duygusal ve tasarısal düzeydeki yatırımlarını çeker ve ölü anne ile özdeşleşir.

Green, bu konu ile alakalı olarak annenin yoğun sıkıntısının çocuğun öfkesini engellediğini ve çocuğun da kendi dürtülerinden kaynaklı annesinin değiştiğini düşündüğünü söyler. Bu da suçluluğu beraberinde getirir. Bu suçluluk hali ilerleyen zamanlarda nesne yatırımları yapılırken yıkıcı düşünceleri ortaya çıkartır. Ölü anne karmaşası yaşayan birey kendini silikleştirir, uzaklaştırır, düşüncelerini boşaltır ve aslında amaç kendini cansızlaştırmadır. Buna ‘olumsuzluğun kliniği’ denir. Canlılık tehdit olarak algılanmaktadır. Dolayısıyla erişilmeye çalışılan cansızlık, kişinin hayatta kalma şeklidir.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here