Rönesans felsefesi, tarihsel olarak bir değişim döneminde ortaya çıkan düşünce biçimlerinin etkisiyle şekillenmiştir.

Rönesans Dönemi

Rönesans adı verilen çağ bir geçiş dönemidir. Avrupa kültür çevresinin iki büyük çağı arasında bir köprüdür, Yeni Çağ’ın girişi ve ilk basamağıdır. Rönesans “yeniden doğuş” demektir. Dar anlamda, “Antik Çağ” üzerindeki incelemelerin yenilenmesi, yeniden doğmasıdır; ama bu Rönesans’ın ancak bir yönüdür. Çünkü burada yeniden ortaya çıkan sadece bu incelemeler olmayıp, İlk Çağ’la Orta Çağ’ın vardığı sonuçların, yeni bir formla görünmesidir.

Rönesans’ın aralarında köprü kurduğu çağlardan biri Orta Çağ, öteki de Yeni Çağ’dır. Bunların her ikisinin de kendilerine özgü bir değerler sistemi, bir dünya görüşü ve oluşturduğu kurumlan vardır. Rönesans, Orta Çağ düzeninin çözülüp, Yeni Çağ’ı oluşturacak ilkelerle düşüncelerin artık belirmeye başladıkları dönemdir.

Rönesans’ı hazırlayan gelişmenin gözle görülür bir hale geldiği dönem, 14. yüzyıldır. Bu dönemde Orta Çağ’a özgü toplumsal, siyasal ve ekonomik yapıda büyük bir değişiklik başlamıştır. 14. yüzyılda ayrı ayrı ulusal devletler ortaya çıkmıştır. Ekonomide yeni gelişmeler görülmüştür. Bunlar da “Kilise”nin maddi gücünü sarsmış, şehirli orta sınıfın yeni hayat görüşü artık “Kilise”den yavaş yavaş kopmaya başlayan yeni bir eğitime yol açmıştır.

Kültürün bütünündeki bu değişmeler, felsefede de kendini göstermiştir. Rönesans felsefesinde bir yandan eskiyle yeninin şiddetle çarpıştığı, öbür yandan bunların şaşılacak şekilde bağdaşıp birbirine karıştığı gözlenir. Bu nedenle Rönesans düşüncesi çelişmelerle doludur.

Rönesans Felsefesi Genel Özellikleri

Orta Çağ’da felsefe dinle ilgiliydi. Hristiyanlık bu çağda, kendi ilkeleriyle çok sıkı birliği olan bir kültür yapısı kurmuştu. Felsefe de bu büyük kültür organizması içinde yer alıyordu. Ona düşen görev, Kilise’nin öğretilerini desteklemekti.

Buna karşılık, Rönesans döneminde kültürün bütününde olduğu gibi, felsefede de ana eğilim, kendini her türlü bağlılıktan sıyırmak, yalnız kendine dayanmak, kendini arayıp bulmaktır. Bunun için de, Rönesans düşüncesi dünya ve hayat üzerindeki görüşlerine sadece deneyin ve akim sağladığı doğrularla şekil vermeye çalışır. Bu doğruların da aranması gereklidir.

Orta Çağ felsefesi kendi içinde kapalı bir sistemdi. Bu sistem hiç kimsenin, hiçbir ulusun malı değildi, Katolik Kilisesi çerçevesinde toplanmış bütün Hristiyan ulusların ortak malıydı. Zaman içinde yapılan şey, bu ortak kültürün unsurlarını işlemekten ibaretti. Kullanılan dil Latinceydi.

Rönesans’taysa, bu tek sistemin yerine bir sistemler çokluğu geçmiştir. Artık düşünür kendisini ortak bir eserin arkasına gizlemez, tersine eserinde kişiliğini tüm ağırlığıyla belirtir. Latince bırakılıp, milli diller kullanılmaya başlanır.

Orta Çağ’da filozoflar din adamlarıydı. Rönesans’la bu durum değişmiştir. Artık filozoflar; yazarlar, araştırmacılar, üniversite hocalarıdır.

Orta Çağ filozofu, “doğru”nun bulunmuş olduğuna inandığı için “yeni”yi aramaz, sadece hazır olduğu bir tabloya daha sağlam bir temel kazandırmaya çalışır. Rönesans filozofuysa, kendisini yeni ilkeler getiren bir dönemin temsilcisi sayar. Bu nedenle onun istediği, hazır olarak karşısında bulduğu bir malzemeyi saklayıp sağlamlaştırmak, sistemleştirmek değildir. Hiç yorulmadan yeniden yaratmak, eskiyle savaşmak, işleyeceği araçları arayıp bulmak ve genişletmektir.

Orta Çağ düşüncesinin bir birliği vardır, yolu ve amacı birdir. Oysa Rönesans’ta bu birlik bozulmuştur. Artık doğruya ulaştıran yol bir tane değildir. Düşüncenin üzerine eğildiği konu da bir tane değildir. Bu nedenle Rönesans’ta çok sayıda fikir akımı görülür. Bütün bu fikir akımları bir noktada birleşir: Skolastik felsefeye karşı koymada. Skolastik felsefe gibi yüzyıllarca sürmüş, hem de bu arada bütün bir kültür çevresinin dünya görüşüne damgasını vurmuş olan büyük bir felsefe sistemi, sadece, yanı başında başka, yeni bir görüş belirmiş diye yıkılıp gitmez. Bu yıkılışın asıl nedeni, onun kendi içindeki çelişkilerinde ve dinle felsefeyi temellendirmedeki başarısızlığında aranmalıdır. Skolastik Felsefe, şu ilkeyi temele alıyordu: Dinin görüşüyle, felsefenin görüşü birleşebilir; Tanrı’nın kanunuyla aklın kanunu denkleştirilebilir. Ancak Skolastik Felsefe kendisine amaç bildiği bu ideale hiçbir zaman tam olarak ulaşamamıştır.

Orta Çağ’m sonlarına doğru bu çağın özgür olmayan, belli sınırlar içine sıkıştırılmış bütüncü dünya görüşü çözülmeye başlayınca, oluşan özgür ortamda “Antik Çağ”ın çeşitli problemleri birer birer ele alınmıştır. Rönesans’ta önceleri, yeni problemler ortaya konulmamış, “Antik Çağ”daki problemler ele alınmıştır. Rönesans’ta bu problemlerin işlenişi de, başlangıçta orijinal değildir. Ancak, antik kültürle iyice tanıştıktan, onun büyük okulunda yetiştikten sonradır ki Rönesans düşüncesi kendisine özgü ürünleri vermeye başlayacaktır.

Rönesans Felsefesi Fikir Akımları

Hümanizm: Rönesans felsefesinin ilk problemi insan problemidir. İnsanı arayan, insanın özüyle, dünyadaki yerinin ne olduğunu araştıran çalışmalara Rönesans’ta hümanizm adı verilmiştir. Hümanizm ilkin İtalya’da gelişmiştir. Zaten tüm Rönesans fikir akımlarının ilk olarak görüldükleri ülke,

İtalya’dır. İtalya, hem Roma İmparatorluğu’nun ana yurdu olması nedeniyle, Antik Çağ kültürünün yoğunlaştığı yerdir; hem de Orta Çağ kültürünün ağırlık merkezinin bulunduğu yerdir.

Rönesans’ın ilk başarısı, benliğini ve kişiliğini bulmuş insanı ortaya koymasıdır. Orta Çağ insanı, Kilise ve onun oluşturduğu kültür bütünü içinde belli görevleri olan insandır. Bu nedenle, “Birey olarak ben neyim?” diye sormaz. O, bütün içinde değerlendirilir; oysa Rönesans, insanı kişiliğini arayan bir birey olarak ortaya koymuştur.

Platonizm: Rönesans döneminde Aristotelesçi skolastiğe karşı yapılan tepki, Platon’a karşı coşkulu bir sevgi ve saygı beslenmesine yol açmıştı. Bu ilgi, daha sonra 15. yüzyılda Floransa da kurulan “Platon Akademisi” ile sistemli çalışmalar halini almıştır. Bu Akademi, uzun zaman Platon üzerindeki inceleme ve araştırmaların canlı bir merkezi olmuştur. Platon’un tüm eserleri burada çevrilmiş, skolastiğe ve Aristoteles‘e karşı Platon’un savunulması burada yapılmıştır.

Rönesans’ta yeniden canlanan Platon felsefesi, devrin tutumuna birçok bakımdan uygundu. Yeni Platonculuk fikrinin mistik yapısı, Rönesans’ın din duygusuna, bütün dinleri Tanrı’nın bir açılması diye anlama isteğine uymaktaydı.

Aristoculuk: Rönesans’ta Platonizme paralel olarak, onunla hemen hemen aynı zamanda Aristoteles felsefesine de yönelinmiştir. Amaç, Aristoteles’in öğretisini asıl şekliyle ortaya çıkartmaktı. Bunun için de Aristoteles’e ait eserler Orta Çağ’da yapılan eklemelerden arındırılarak, yeniden ortaya konulmak istenmiştir.

Atomizm: Rönesans’ta yeniden görünen İlk Çağ fikir akımlarından bir başkası atomcu görüştür. Rönesans’ın atomculuğu Demokritos’a değil, Epi- kuros’a bağlıdır. Rönesans’ta Aristoteles’in doğayı bir organizma gibi anlayan tutumuna, Epikuros öğretisiyle karşı çıkılarak, doğanın atomlardan oluştuğu ve bunların belli bir zorunluluğa göre hareket ettiği fikri savunulmuştur.

Şüphecilik: Antik Felsefe’ye ait görüşlerden bir başkasını, şüpheciliği (septisizm) de Rönesans’ta buluruz. İzlenecek tek yolun şüphe olması gerektiği, Montaigne (Monteyn) tarafından savunulmuştur. Montaigne’e göre şüphe de son söz olmamalıdır. Bir şey bilmediğimizi söylemeliyiz; ama son sözümüz “Ne biliyorum?” olmalıdır.

Rönesans Felsefesinde Din Anlayışı

Bu anlayış en başta reform hareketiyle kendini gerçekleştirmiştir. Reform, insanla Tanrı’nm arasına kimsenin girmemesi gerektiği inancıyla Hristiyan dininde yapılan düzenlemelerdir. Orta Çağ “Kilisesi”nin bozup değiştirdiği Hristiyan inançlarını, orijinal formlarıyla yeniden kurulması çabasıdır.

Hristiyanlık dünyasında Katolik mezhebiyle Ortodoksluk yanında, üçüncü büyük ayrılık olan Protestanlık, reformun getirdiği yeni din anlayışını temsil eder. Protestanlık, “Kutsal Kitap”ı dokunulmaz bir temel olarak almıştır. Öğretisini buna dayanarak formüllendirmeye çalışmıştır. Bu formüllendirme işi için gerekli temelse, yine Aristoteles felsefesinden alınmıştır. Bilginin kaynaklan akıl ve deneydir: ancak bir bilgi akıl ve deneyle elde edilse bile, “Kutsal Kitap”a aykırıysa, “Kutsal Kitap”ın dediği doğru kabul edilmelidir.

Rönesans sonlarında, insan doğasında yerleşik olan bir dinin arandığı görülür. Bu akıma “doğa dini” ya da “akıl dini” adı verilir. Kökleri Stoa düşüncesinde bulunan bu anlayışa göre, din akim ürünüdür (Stoa felsefesinde doğayla akıl aynı anlama gelir). Akıl din alanında da bağımsızdır. İnanç, akim gösterdiğine boyun eğmelidir. “Doğa dini”nin başlıca doğruları şunlardır: Tanrı’nın bir olduğuna, ahlâk bilincine, özgürlüğe, ölümsüzlüğe ve öbür dünyada bir cezalandırmaya inanma. Bu fikirler her insanda, her toplulukta kendiliğinden olarak vardır.

Gerek bu “doğa dini” görüşü gerekse Reform, Rönesans’ın getirdiği yeni din anlayışının birer görünüşüdür. Bunların hepsinde de amaç bireyliği, kişiliği belirtmektir. Reform da, hümanizmin başka bakımdan ileri sürdüğü kişilik ilkesini, din alanında gerçekleştirmek isteyen bir akımdır. Bu yönüyle Reform, Rönesans’ın din alanına uygulanmasıdır. İnsanın “doğal” yönüne önem vermiş, ona dünyadan elini eteğini çekmeyi öğütlememiş, aileyle devletin bağımsızlığını savunmuştur.

Rönesans Felsefesi Devlet ve Hukuk Anlayışı

Yeni Çağ tarihinin ana düşüncelerinden biri olan milli devlet fikri, Rönesans’a dayanır. Belli birtakım hakların insanın doğasında bulunduğu ve Tanrı’nın bile onları değiştiremeyeceği fikri, yine Rönesans’la gelir. Fransız İhtilâli’nin “İnsan Hakları Bildirisi“, Birleşmiş Milletlerin “İnsan Hakları” doktrini hep bu fikrin devamıdır.

Demokratik devlet fikrinin de kökünü yine Rönesans felsefesi içinde bulmak mümkündür. Devleti yönetenler, halkın efendisi değil, sadece görevlisidirler; asıl egemen olan halktır. Çünkü yöneticileri halk kendisi seçer.

Rönesans Dönemi Doğa Felsefesi

Rönesans’ta doğa kendisine merakla yönelmen, sırlarla dolu, bilinmeyen bir dünyadır. İnsanların dikkati Arapçadan Latinceye yapılan çeviriler ve coğrafi keşifler sonucu doğaya yönelmiştir.

Daha önceki astronomi tablosu Batlamyus’un Dünya’yı merkeze alan görüşlerine dayanırken, Rönesans’ta Güneş merkezli sistem benimsendi. Güneş merkezli sistemi Copernicus (Kopernik) ortaya koymuştur. Bu durum, Aristoteles fiziğine de ters düşmekteydi. Çünkü yine Rönesans düşüncesine göre Dünya ve gökyüzü aynı yasalara bağlıydı. Güneş merkezli sistem, kendisine temel olarak Aristoteles fiziğini alamazdı. Onun temel alacağı fizik, Galileo tarafından oluşturuldu. Galileo fiziğin artık sayılarla ifade edilmesi gerektiğini savundu. Nedenlerin de sonuçların da bu evrende olduğunu söyledi. Neden yoksa, sonuç da yoktu. Daha önceleri bilim, “Nasıl?” sorusuna cevap ararken, artık “Neden?” sorusuna cevap aranmaya başlandı.

Tüm bu gelişmeler, yeni bir araştırma yönteminin de bulunmasını gerektirmiştir. Bacon, Aristoteles mantığına karşı çıkarak, tümden gelim yönteminin yeni buluşlar için yeterli bir araç olamayacağını savunur.

Tüm bu değişmeler Rönesans’ın doğa anlayışını şu noktalarda yoğunlaştırır:

  • Doğa sonsuz bir değişme içindedir. Bu değişme, doğada hiçbir şeyin yok olmayacağı fikrini de beraberinde getirir. Her şey sadece şekil değiştirir. Ölüm bile hayatın değişmesidir.
  • Deneyin ölçüsüne vurulmayan hiçbir düşünce doğruyu vermez. Bu nedenle peşin yargılardan kaçınmak gerekir.
  • Yeryüzü ve gökyüzü aynı yasalara bağlıdır. Her ikisinde de aynı gelişme ve değişme gözlenir.
  • “Bilmek hâkim olmaktır.” görüşü Rönesans düşüncesinde önem kazanır. Doğa dünyasının bilgisiyle, insan kendisini daha güçlü kılacaktır.
  • İnsan doğayı anlayabilir; çünkü kendisi de doğanın bir parçasıdır. Bu nedenle insanı araştırmak, doğayı da araştırmaya götüren yoldur.
  • Rönesans’ın yeni bilgilere varma eğilimi tüme varım yöntemini de ortaya çıkarmıştır. Bir ispat ve çürütme yolu olan tümden gelim, eleştirilerek reddedilmiş, deney ve gözlemlere dayanan tüme varım yolu izlenmiştir.

Kaynak: Emine Yamanlar, Felsefe Tarihi, Ders Kitapları Anonim Şirketi, 2000

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here