İspanya’da yaşayan İbn-i Rüşd, Orta Çağ’da Aristoculuğun temsilcisi sayılır. Lâtin dünyası Aristo’yu İbn-i Rüşd’ün eserleriyle tanımıştır. Batıda Averroes adıyla da anılır. İbn-i Rüşd, dinde açıklanmış olan her şeyin akıl yoluyla ispatlanabileceğini savunduğu için görüşleri Katolik kilisesi tarafından yüzyıllarca (1240-1513) yasaklanmıştır.

Yunan felsefesini, “Yeni Platonculuğu”, İslam tanrı bilim (teoloji) okullarını, doğa bilimlerini, din ve hukuk geleneğini, mistisizmi incelemiş olan , yalnızca Aristo felsefesini açıklayan, batıya tanıtan bir yorumcu değildir. Aynı zamanda felsefe ve tanrı biliminin sınırları konusuna eleştirici bir bakışla yaklaşmış olan düşünürdür.

İnsani Bilme ve Tanrı’yı Bilme

İbn-i Rüşd’e göre, dünya bir rastlantı sonucu oluşmamıştır; bir Yaradan’m eseridir. Var olan her şey, hep insan için vardır. Bu nedenle İbn-i Rüşd İnsani bilme ve Tanrı’yı bilme olmak üzere iki bilme düzeyiyle bunlara karşılık gelen iki gerçeklik tarzını birbirinden ayırır. Bu gerçeklikler: Doğaüstü olan gizli unsurlardan oluşan gerçeklikle, insanın duyu organlarıyla algıladığı nesnelerin oluşturduğu gerçeklerdir. Bu iki gerçekliğe karşılık gelen bilme türüyse, İnsanî bilmeyle, Tanrı’yı bilmedir.

İnsanî bilme insana özgü bir bilmedir. İnsanî bilmede, insan bilgisinin düzeyi, duyulur olanların düzeyinde kalır. Bu nedenle insan bilgisinde kaçınılmaz bir çokluk vardır. İnsan tözleri değil, tözlere ilişkin kimi nitelikleri, örneğin sıcağı, soğuğu, hareketi ayırt eder. Olguları bütünlüğü içinde kavrayamaz. Yalnızca duyu alanına giren yönü kavrar. Başka bir deyişle, akla dayalı insan bilgisi, olaylara dayalı bilgidir.

Tanrı’yı bilmeyse, Tanrı’ya özgü bir bilmedir. Zihin dışındaki nesnelere bağlı değildir. Tersine nesneler onun bilgisine dayanır; çünkü nesnelere varlığını veren Tanrı’nm onları bilmesidir. Yine Tanrı’nın bilgisi bireye ilişkin değildir, var olan nesnelerin sonsuzluğunu saran bir bilgidir. Tanrı kendini bilmekle nesnelerin özlerini belli bir düzen ve tutarlılık içinde ortaya çıkarır. İşte nesnelerin varlık nedenleri bu özlerdir. Tanrı’ysa, özlerin varlık nedenidir.

Akıllar Dünyası ve Fenomenler Dünyası

Bu iki bilgi türüne iki cins gerçeklik karşılık gelir:

Tüm evrendeki “akıllar dünyası“. Bu dünya Tanrı bilgisinin nesnesidir ve Tanrı’nın gerçekliğiyle özdeştir. Evrendeki maddeden bağımsız olan ilkelerle maddî olan ilkelerin hepsi, “İlk İlke”den türemiştir. Evrenin parçalarında tüm ruhsal ve maddî güçleri birleştiren, her yere yayılan bir tek ruhsal gücün olması zorunludur. Böyle olmasaydı, evrendeki bu düzen ve tutarlılık da olmazdı. Evren, evrene içkin olan Tanrı’nın sürekli yaratmasıdır. (İçkin olmak, içinde olmak, içinde kalmaktır.)

Fenomenler dünyası” ise, akla dayalı bilginin konusudur. Yunan felsefesi ve bilimi yalnızca duyu alanına giren sınırlar içinde geçerlidir. Yunan felsefesinin tek başarısı, duyular dünyası üzerinde bir “Akıllar Dünyası” bulunduğunun farkına varmış olması ve bir ilk varlığın zorunluluğunu görmesidir; ama öteye gitmek boşuna bir çabadır. Çünkü insan aklı gök cisimlerinin etkinlik tarzını kavrayamaz. Bu tür yanlışlara Farabi ve İbn-i Sina da düşmüştür. Onların “İlk Neden”den “Akıllar”ın taşmasına ilişkin teorileri deney dünyasına ilişkin kategorilerin, “Akıllar Dünyası”na ilişkin kategorilere uyarlanmasına dayanır. Oysa böyle bir uyarlama geçersizdir.

İbn-i Rüşd’e göre Tanrı’nın bilme etkinliğinin kendisi, bu dünyanın varlık nedenidir. Akıllar Dünyası Tanrı’nın etkinliğinin ürünüdür, onunla iç içedir ve Tanrı’nın etkinliği başlangıçsız ve sonsuzsa, bu dünya da başlangıçsız ve sonsuzdur. İnsan zihni bu gerçekliği zaman kategorisiyle kavramaya çalıştığından, başı sonu olan bir gerçekliği kavrar; çünkü o sonsuzluğu kavrayamaz.

İbn-i Rüşd ruhun ölümlü, düşüncenin ölümsüz olduğunu savunur. Bununla birlikte düşüncenin ölümsüzlüğü, kişinin ölümsüzlüğüne yol açmaz. Hristiyan düşünürleri onun bu görüşüne karşı çıkmışlardır.

Kaynak: Emine Yamanlar, Felsefe Tarihi, Ders Kitapları Anonim Şirketi, 2000

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here