Bergson, idealizmin Fransa’daki en büyük temsilcilerindendir. Her düşünür gibi, onun da çabası, gerçeği bulmaktır. İçinde yaşadığı çağ, dinamik evren açıklamasına girişen, varlığı bir hareket olarak anlamaya çalışan bir çağ olduğundan, Bergson da evrenin bir hareket olduğu anlayışından yola çıkar. Varlığın gerçekliğini iki noktada odaklaştırır: zekâ ve içgüdü.

Bergson’a göre, zekâ içgüdünün bir ön basamağı değildir. İçgüdü, zekâyla aynı değerde bir bilgi kaynağıdır. Hayvanlarda açık bir biçimde beliren içgüdü, bize yalnız bilgi vermez, gerçekliğin doğrudan içine götürür. Ama içgüdünün iki güçlüğü vardır: İlkin, içgüdü kayıtsızdır ve çevresiyle sınırlıdır. İkinci olarak, kendi üzerinde düşünemez. Zekâ içgüdünün bu iki güçlüğünü yener ve onu aşar; ama onun da güçlükleri vardır. Yalnızca ölü olanı, değişmez olanı, hareketsiz olanı kavrar. Değişmez biçimler, sağlam düşünce biçimleri, zekânın yaşama öğeleridir. En güvence içinde çalıştığı alan da geometri ve mantıktır.

Zekâ, gerçeği kavramada başarısızdır; çünkü evreni tanımak için değil, ona egemen olmak için verilmiştir. Bilim tanımak istediği her şeyi öğelere ayırır, parçalar; ama böylece de onu ölü duruma getirir.

Bilimin bütün kavramlarıyla gözden kaçırdığı bir şey vardır ki, o da zamandır. Bilim kendi başına zamanı tanımadığı için, değişmeyi de tanımaz. Gelişmeyi ancak süre olarak anlarsak açıklığa erişebiliriz.

Süre

Süre nedir? Süreyi en iyi kendimizi tam vererek bir melodiyi yaşarken anlarız. Gözlerimizi kapatalım ve kendimizi müzik yaşantısına bırakalım. Sesler, notalar artık parçalanmayacak, bütün olarak duyulacaktır. Dakika ve saniyeler fark edilmez, her uzay parçası hissedilmez olmuştur. Bir nota, sonra gelen notanın içinde kaybolur ve sürekli bir akış ortaya çıkar. Bu yaşantıda maddeyi yeniyoruz, uzayın sınırlarının üzerine çıkıyoruz ve içimizde salt bir süreyi yaşıyoruz. Tüm benliğimizle kendimizi bir işe verdiğimizde de aynı şeyi yaşarız. Tam kendini verişte zaman ortadan kalkar, süre başlar. Süreyi yaşayabilmemizin koşulu hafızadır. Hafıza zaman aralıklarını yener, geçmiş şimdi olarak yeniden yaşanır. Hafızada uzayı ve zamanı bırakıyoruz.

Sezgi

Gerçeği kavramada zekâ başarısız olunca, başka bir unsur bulunmalıdır. Bu da sezgidir. “Süre”den sonra “sezgi” Bergson’un kullandığı ikinci kavramıdır.

Sezgi, içgüdü ve zekânın bir birleşimidir. Gerçeği böyle dolaysız kavramakla içgüdüden yararlanır. Akıldan yararlanmasıysa iki türlüdür. İlkin akıl içgüdüyü tutkularından kurtarır, ikinci olarak da içgüdüde uyku hâlinde olan bilinci tam olarak uyandırır. Sezgi, kendi bilincine varmış içgüdüdür. Gerçeği bize kavratacak olan da sezgidir.

Sezginin bize gösterdiği gerçeklik nedir? Bergson’a göre gerçeklik yaşam akışıdır. Bu akışta taşlar, bitkiler, hayvanlar ve insanlar durmadan akıp gider. Madde, değişmez görünüşüne rağmen, durmadan akan hareket içinde kavranır. Bu kavrama durumu, insana has bir özelliktir. Böyle bakıldığında Darwin’in kuramı da tersine çevrilir. İnsan, aşağı hayvan türlerinden gelişerek ortaya çıkmış değildir, tersine, o hayvan türleri, gelişme yolunda, gelişemeyen bozuk ürünlerdir. İnsan gelişme yolunu sonuna kadar izleyebildiğinden, özgürdür. Fakat bu özgürlük, insanın süreyi yaşayabildiği zaman gerçekleşir ve insan yaşamında böyle anlar çok azdır.

Yaşama Atılımı (Elan Vital)

Yaşamı öylesine ileri götüren o iç güç nedir? Bergson buna “yaşama atılımı” (elan vital) der. Yaşama atılımı yaratıcı gelişmesinde boyuna yeni türler,
yeni cinsler meydana getirir. Bu yaratmadan yaratmaya bir sıçramadır. Güç kaynağıysa Tanrı’dır. Tanrı’nın kendisi de yaratıcı gelişmeyle içten bağlantı içindedir. Bundan dolayı Tanrı son bulmuş bir şey değil, bitip tükenmez bir yaşamadır, sonsuz eylem, durmayan özgürlüktür.

Zekâ ve sezgi, ahlâk ve dinin iki kaynağını oluşturur. Zekânın meydana getirdiği ahlâk, kapalı toplum ahlâkıdır. Orada özgürlük değil, yasalar egemendir. Ödevler yaşama ihtiyacıyla birlikte gider. Sezgi ahlâkıysa, içinde sevgi ve özgürlüğün egemen olduğu açık toplum ahlâkıdır. Burada geçerli olan artık yasa değil, “örnek”tir. Sevgi ve özgürlük bir atılımdan doğar ve ilkin kahramanlar tarafından yaşanır.

Kaynak: Emine Yamanlar, Felsefe Tarihi, Ders Kitapları Anonim Şirketi, 2000

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here