Hegel öncelikle insanlık tarihi ile ilgilenmiştir. Modern felsefe, yani Descartes‘tan başlayan felsefe, Kant’a kadar “Bilginin özü nedir?” sorusunu sormuş, varlık sorununa eğilmeden önce bilgi üzerinde durmuştur. Hegel bu anlayışa karşı çıkar. Önce bilgiye değil, varlığa yönelmek gerektiğini savunur.

Hegel’e göre düşünce, araştırılan şeyin özünü arama etkinliğidir. Her objenin arkasında bir ide saklıdır. İşte düşünce, bu objenin arkasındaki ideyi kavramaktır. Her obje aklidir. Böylece Hegel “Her akli olan gerçektir, her gerçek olan aklidir.” şeklinde rasyonalizmini ortaya koyar. Onda aklın yasalarıyla, varlığın yasaları bir ve ajandır.

Objelerin Üç Evresi: Matematik, Doğa, Geist (Ruh)

Objelerin tümü üç evreye ayrılır. Bunlara da üç evren karşılık olur:

  1. Başta salt matematik, salt mantık bilimi vardır. Matematik ve mantık salt düşünce formlarıyla ilgilidir. Biz bunlarla evreni tanırız. Salt formlar gerçek objelerdir. Örneğin, geometrik formlar vardır. Bunlar zaman ve uzay içinde değildir. İdeal olan şeylerdir. Bir değişmeye uğramaz. Birbirleriyle mantıki bir bağlantı içindedir.
  2. İkinci olarak doğa bilimi vardır. Doğa bilimi anorganik cisimler, organik doğa ve insana kadar uzanan objelerle uğraşır. Her cisim belli bir zamanda, belli bir uzayda yer doldurur. Cisimler dünyasının varoluşu, uzay ve zamanın var olmasına bağlıdır. Salt form olan uzay ve zaman, cisimler dünyasının temelini oluşturur. Cisimler dünyasındaki her varlık, sürekli değişme içindedir. Herakleitos‘un, “Bir ırmakta iki kez yıkanılamaz.” sözü doğrudur. Kavramsa, hep kendi kendisiyle aynı kalır. Kavramlarla cisimler dünyası bir karşıtlık içinde bulunur. Tez ve antitez durumundadır.
  3. Üçüncü olarak ide (ruh, Geist) üzerindeki bilgi vardır. Tek insan üzerindeki, insanlardan kurulu toplum üzerindeki bilgiler, bu ruh alanındaki bilginin çerçevesi içine girer. Kavram ve cisimler dünyasında karşıt olan şeyler, bu ruh alanında birbiriyle uzlaşır. Salt kavramların, salt formların dünyasında özdeşlik, doğa alanında değişme geçerlidir. Ruh alanındaysa, değişme ve özdeşlik birleşmiş ve uzlaşmıştır.

Hegel Diyalektiği (Tez – Anti Tez – Sentez)

Bu üç varlık alanı ve üç bilim, birbirleriyle diyalektik bir bağlantı içinde bulunur. Örneğin, benim bugünkü vücudum, dünkünden, hele bir yıl öncekinden büsbütün başka bir vücuttur. Bir yetişkinin vücudu, bir çocuğunkinden başkadır. Bununla birlikte dünkü ben, önceki ben, bugünkü ben hep aynıdır; ama ruhsal bir varlık olarak aynıdır. Ruh alanında işte bu karşıt şeyler birleşir, uzlaşır (sentez).

Buradaki ruh, bireysel akıl ya da bireyin düşünce yetisi değil, süjenin dışında ve üzerinde olan bir ilkedir. Bu ilke insanın içinde bulunduğu doğayı, toplumu, devleti, sanatı, hukuku, kültürü, aileyi, ahlâkı, dini, felsefeyi, yani her şeyi yapan temel ilkedir. Hegel sisteminde bu manevî ilke, evrensel aklın kendisini aşmasına dayanır. Tüm varlıklar bu ruhsal ilkenin kendisini aşarak ve açarak, taşıdığı olanaklarını, yani potansiyel güçlerini ortaya koymasından meydana gelir.

Hegel sistemine göre, her şey kendinden çelişkilidir. Yani her şey kendinde zıttını bulundurur. Hakikat, varlıkla yokluğun sentezindedir (tez, antitez, sentez); çünkü, varlık yokluğu içinde bulundurur. Ama bunlar tek başına bir şey ifade etmez. İşte “oluş” denilen şey de, varlıkla yokluğun birleşmesinden meydana gelmiştir. Bu oluş, bir iç varlığın, bir amaca göre belli bir doğrultuda ve belli bir biçimde ilerleyerek açılmasıdır (objektifleşmesi). Gelişmenin kendi biçimiyse, Hegel’in kendi deyimiyle diyalektiktir. Yani zıtlıkları, çelişkileri aşa aşa ilerleyen, yürüyen bir süreçtir.

Evrensel Akıl (Geist)

Evrensel akıl (Geist) başlangıçta “kendinde varlık” idi; ama gerçek değildi, gerçekleşmemişti. Güçleri ortaya çıkmamıştı. Doğada objektif ruh hâline geldi. Ama insan dünyasında, kendisini buldu (kültür, sanat, devlet, vb.) Artık kendisindedir. Gerçekleşmiştir. Kendi özü dışında değildir. “Kendisi için varlık” olmuştur. Bu da sentez aşamasıdır.

Tek başına yaşayan hiçbir insan yoktur. İnsan, yaşadığı çağdan ve toplumdan etkilenir. İnşan elbette devletin, hukukun yaratıcısıdır; ama birey olarak insanı da ulus, devlet, hukuk yaratır.

İnsan tarihinin gelişmesinin asıl anlamı, kültürün gelişmesidir. Devletlerin ölümlü olmasına karşılık, sanat ve felsefe ölümsüzdür. Tıpkı insanların doğup, yaşayıp, ölmesi gibi, devletler de kurulur, yaşar, yıkılır; ama insanlığın kültürü sürüp gider. Kültür de din, sanat ve felsefe biçiminde gelişir.

Kaynak: Emine Yamanlar, Felsefe Tarihi, Ders Kitapları Anonim Şirketi, 2000

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here