Edebiyat akımı; edebiyat sanatı konusunda aynı görüşte olan sanatçıların oluşturduğu topluluk; öncü bir edebiyatçının ya da edebiyatçılar toplulu­ğunun geliştirdiği, biçim ve içerik yönünden birta­kım yenilikler getiren anlayış, akım ve okul olarak tanımlanmaktadır.

Bütün akımların ortaya çıkışında olduğu gibi edebiyat akımlarının ortaya çıkışında da yenilik özlemi, değişiklik isteği, bilimlerin genişlemesi, felsefenin gelişmesi gibi unsurlar büyük rol oynar. Bu eğilimler belli bir ortaklık düzeyine gelip genel ilkeler etrafında ortak bir sanat anlayışı meydana getirdiğinde de bir akım niteliğine kavuşur. Ede­biyat akımlarının bazı temel özelliklerini şöyle sı­ralayabiliriz:

  • Akımlar çoğunlukla o dönemde yaygın ve yerleşik olan akımlara karşı çıkılmasıyla başlar. Her yeni akım; üslup, içerik, sanatta amaç ve işlev konusunda yeni önerilerle gelir.
  • Akımlar belirli bir dönemde doğar ve yay­gınlık kazanır ancak başlangıç ve bitiş tarih­lerini belirlemek zor ve tartışmalıdır.
  • Akımlar genellikle çok katı ilkeler etrafında oluşmaz, akımın temel ilkeleri doğrultu­sunda eserler verildikçe belirli bir zevk or­taya çıkar. Bazen bunlar kural olarak ortaya konur ve bu tarihten sonra akım çerçeve­sinde verilen eserler genellikle bu kurallara uyar.
  • Akımlar hem zaman içerisinde hem de temsilcilerinin farklı eğilimlerine bağlı ola­rak aynı dönemde değişiklikler gösterirler.
  • Akımlar içinde ayrıca eğilimler vardır. Özel­likle modern sanat için geçerli olan eğilim kavramı, aynı akım içinde gruplaşan sanat­çılar arasındaki tutum farklılıklarını belirtir.
  • Bir sanatçı, sanat yaşamı boyunca birden çok akımla bağlantılı olabilir. Bir akımın temsilcisi olarak görülen ya da o akımla bağlantılı olarak nitelendirilen bir sanatçıyı başka akımların temsilcisi olarak da görme­miz olağandır.

Hümanizm (İnsancılık)

Hümanizm, insanı asıl değer kabul eden ve in­sanla ilgili sorunlara öncelik veren sanat ve edebiyat görüşüdür.

Akımın adı akımın başladığı dönemde değil de ancak 19. yüzyılda konabilmiştir. Bu nedenle çok sayıda eleştirmen, 1500’lü yıllarda gerçekleşen kimi olayları ve onların failleriyle ilgili hususları Röne­sans başlığı altında ele alırlar. Bu düşünce akımı için kesin sınırlar belirlemek çok da kolay değildir. Avrupa’da hümanizm düşüncesinin baş temsilcisi olarak Erasmus gösterilir.

Dante

İtalyan asıllı Dante, Petrarca ve Boccacio, Hü­manizm ve Rönesans’ın ilk temsilcileri olarak kabul edilir. Bu sanatçılar, kendilerini Antik Çağ’a bağla­yan ama yüzyıllar önce kopmuş bulunan kültür ve sanat köprüsünü yeniden kurmayı ve böylece hüma­nist düşünce ve Rönesans hareketini başlatmayı ba­şarmışlardır. 15. yüzyılda İspanya, Portekiz, Fransa, İngiltere ve Almanya’ya sıçrayan Hümanizm ve Rö­nesans, bu ülkelerde de birbirine çok yakın anlayış içinde hayat bulmuştur. Hümanizm ve Rönesans, edebi akımların kaynağı kabul edilmiş, günümüze kadar çağdaş akımların üzerinde bu iki felsefi ve dü­şünce zeminin etkisi varlığını sürdürmüştür.

Hümanist anlayışın yaygınlaşmasında en etkin araçlardan biri, 1450 yılında Jean Gutenberg’in icat ettiği matbaa olmuştur. Matbaanın gelişip yaygın­laşmasıyla kitaplara ulaşımın kolaylaşması; büyük keşifler, reform gibi başka etkenler de Hümanizm’in doğuşunu kolaylaştırmıştır. Hümanist sanat/edebiyat veya Rönesans Dönemi sanat ve edebiyatının temel ilke ve niteliklerini şu şekilde sıralamak mümkündür:

  • Antik Yunan ve Latin Sanat ve Edebiyatını Örnek Alma: Hümanistler, Batı medeniyetin­deki her alanın temelinde Yunan ve Latin kül­türlerinin yer aldığını göz önünde bulundura­rak bu kültürlerin yaşatılmasını istemişlerdir. Hıristiyanlık öğretisinin dünyevi gerçeklik­le karşılaştırılan dönemin en tipik eserinin Boccaccio’nun “Decameron”u olduğu söyle­nebilir. Decameron, yaşadığı dönemin toplu- mundan gerçekçi görünümler sunar.
  • İnsanı Sanatın Konusu Yapma: Hümanist­ler dünyayı ve insanı Hıristiyan bakış açı­sından kurtararak, yeteneklerini yüceltmek yoluyla, onu doğada özgür ve yarınını daha iyi kuracak, kendini eğitebilecek biçimde güçlü bir varlık saymaya başlarlar.
  • Evrensel Olma: Hümanistler millî değil, evrenselcidir.
  • Aristokrat Olma: Hümanist sanat ve edebi­yat, büyük ölçüde aristokrattır.
  • Dil, Üslup ve Şekil Endişesi: Hümanist sa­nat ve edebiyat oldukça tumturaklı ve ya­pay bir dil kullanmıştır.

Batı edebiyatında İtalyan Boccaccio, Dante ve Petrarca’yla birlikte, Hollandalı Erasmus, Hümanizm’in en tanınmış şahsiyetidir. Deliliğe Övgü adlı yapıtı, din adamları sınıfının yozlaşma­sını ve sahtekârlıklarını ele alarak Reform hareketi­nin başlamasına öncülük eder. Shakespeare’in ünlü oyunu Macbeth, bireyselliğin en iyi örneği olma­sına karşılık, Hamlet adlı oyunu hümanizmi en iyi temsil eden oyundur. Hümanist Fransız yazar Montaigne denemelerinde yaşadığı yüzyılın sorun­larını yorumlar. İspanyol yazar Miguel de Cervantes de Rönesans Dönemi hümanistlerindendir.

Klasisizm

Klasisizm; 16. yüzyılın sonlarında özellikle Fransa’da ortaya çıkan, Hümanizm’in temelle­ri üzerine kurulu, akıl ve sağduyuya önem veren, gerçeği ve doğayı akıl yoluyla incelemeye çalışan, doğallığı ve gerçekliği temel alan bir edebiyat akı­mıdır. 18. yüzyılın sonuna kadar varlığını devam ettiren Klasisizm diğer edebiyat akımlarıyla karşı­laştırıldığında en uzun ömürlü edebiyat akımıdır.

Klasisizm’in dünya görüşü, Aristoteles ve Descartes’e dayandırılmaktadır. Montesquieu, Voltaire, Diderot ve Jean Jacques Rousseau’nun felsefi yazıları bu akımın önemli eserleridir.

Kendini daha çok şiir ve tiyatro türünde gösteren Klasisizm’in ortak kuralları; es­kilerin taklidi, doğanın taklidi, üslupta açıklık, hoşa gitmek arzusu ve eğitmektir.

Klasisizm’e göre eser güzelliğini akıldan alır. Sağduyuya uymayan bir anlatımın hiçbir anlamı ve değeri yoktur. Tabiatta bulunan her şey sanat­ta da vardır. Bundan ötürü tabiatı taklit etmek önemlidir. Klasisizm’e göre yalnız gerçek olan şey takdir edilir. Klasisizm’de biçim kusursuzdur ve aynı zamanda klasik eserlerdeki dil herkesin her devirde anlayacağı oranda sade ve anlaşılır bir ni­telik taşıdığından eserler zamana dayanabilmekte­dir. Klasisizm’de konular insan tabiatına uygundur. Klasik eser, belli kurallara uyan, öznellik taşıma­yan, yazarının duygu ve düşüncelerine, toplumsal ve gündelik yaşamın bayağılıklarına, gülünç olay ve tiplerine, aksaklık ve eksiklere yer vermeyen, buna karşın her döneme hitap edecek şekilde nesnel, ta­rafsız ve kalıcı olmayı hedefleyen eserdir.

Klasisizm Temsilcileri

Klasisizm’in dünya edebiyatındaki temsilcile­ri

  • trajedide Racine, Corneille;
  • komedide Moliere;
  • manzum mektup ve hicivde Beileau;
  • fablda La Fontaine;
  • denemede Pascal ve La Bruyere;
  • roman­da Madame de La Fayette’dir.

Türk Edebiyatında Klasisizm

Klasisizm 1839’dan yani Tanzimat’tan otuz yıl kadar sonra klasiklerden yapılan tercümeler yoluy­la Türk edebiyatına yansımıştır. Ahmet Vefik Paşa’nın Moliere’den tercüme ve uyarlamaları; Şinasi ve Recaizâde Mahmut Ekrem’in La Fontaine’den tercümeleri ayrıca Reşit Bey’in Racine’den yaptığı tercümeler klasik akımın edebiyatımızdaki ilk yankıları olarak kabul edilir.

Romantizm

Victor Hugo

Romantizm, Avrupa’da 18. yüzyılın sonunda ortaya çıkmış ve 19. yüzyılın ilk yarısında Klasisizm’e tepki olarak sürmüş, doğadaki ve toplumdaki karşıtlıkları, çelişkileri yansıtmayı, kişileri ve toplumsal çevreleriyle vermeyi amaç edinmiş bir edebiyat akımıdır.
Romantizmin doğuşunun temel nedenleri sosyal sıkıntılar, dönemin rejim baskıları ve Klasisizm’in sanatçıyı çıkmaza sokan kuralcılığıdır denilebilir.

Romantizm’in düşünce kahramanı Rousseau’dur. Kant, Fichte ve Schelling ise akımın felsefi hazırlayıcılarıdır. Daha sonra Victor Hugo yönetiminde kurulan edebiyat okulu bu akımı Fransa’dan tüm Avrupa’ya yaymış, o zamana kadar süregelen eski Yunan ve Latin taklitçiliği bırakılarak yerini Shakespeare, Goethe, Schiller hayranlığına bırakmıştır. Victor Hugo’nun 1827’de yazdığı Cromwell adlı piyesinin önsözü Fransız romantizminin beyannamesi olarak kabul edilir.

Romantizm İlkeleri

  • Edebiyatta toplumun alt sınıflarının hayatı­nın da ele alınması gerekir.
  • Kaynak olarak yerel tarih, yerel kültür, mahallî dile yönelinmelidir.
  • Edebî türler arasında kesin kurallarla çizil­miş sınırlara karşı durulmuştur.
  • Tabiat, sanatkârın ilham kaynağı, eser kah­ramanın sığınağıdır.
  • Romantizm’de din duygusu önemlidir.
  • Romantikler, çoğu zaman abartılı bir dil, çeşitli imajlar ve teşbihler, tasvirler kullan­maktan çekinmemişlerdir.
  • Romantizm’de bireycilik ön plandadır.
  • Romantik sanatçı, toplumla arasında cid­di bir yabancılaşma olduğundan genellikle melankoliktir.
  • Romantik yazar eseriyle iç içedir. Kahra­manlarına sık sık müdahale eder.

Romantizm Temsilcileri

Victor Hugo, Romantizm’in en büyük temsil­cisi sayılmaktadır. Lirik şiir ve romanda Alfred de Musset, kır hayatını yaşatan romanları ile George Sand, derin felsefi şiirleri ile Alfred de Vigny ve ko­nusunu Fransız tarihinden alan macera romanları ile halkın çok sevdiği Alexandre Dumas, bu akımın en tanınmış yazar ve şairleridir.

Türk Edebiyatında Romantizm

Türk edebiyatında 1860 yılından sonra Fransız edebiyatını örnek alan Tanzimat sanatçıları o çağın en belirgin edebiyat akımı olarak Romantizm’i gö­rüşmüşlerdir. Namık Kemal, Ahmet Mithat Efendi, Abdülhak Hamit Tarhan, Recaizâde Mahmut Ekrem bu akımı benimseyen Türk edebiyatçılarıdır. Daha sonra Halit Ziya Uşaklıgil, Halide Edip Adıvar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu gibi Realizm’e yönelmiş romancılarımız bile bu akımdan etkilenmişlerdir.

Realizm

Edebiyat akımı olarak Realizm, Romantizm’e tepki olarak 19. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkmış ve hayatı, tabiatı, insanı ve olayları olduğu gibi anlatma, aktarma endişesi çevresinde gelişmiş edebiyat akımıdır.

Fransız İhtilali ile başlayan siyasi ve toplumsal değişim Fransa’nın yanı sıra diğer Batı ülkelerini de etkilemiş, 18. yüzyılın Aydınlanma Çağı yerini 19. yüzyılda Sanayi Çağı’na bırakmıştır. Sanayileşmeyle birlikte fabrikalarda ve madenlerde çalışmaya başlayan işçiler yeni ve nüfus olarak yoğun bir sınıfı, işçi sınıfını oluşturmaya başlar. Bununla birlikte kentleşme ve modernleşme hız kazanır. Bütün bu değişim sosyal hayatı ve insan ilişkilerini de değiştirir. Yeni düzende ekonomi önemli bir belirleyici olmuştur. Öte yandan bilimsel alandaki gelişmelerin de büyük hız kazanmasıyla objektiflik ve nesnellik güçlenmiş, Pozitivizm’in zemini oluşmuştur. Realizm’in üzerine inşa olduğu bazı felsefi düşünceler; Rasyonalizm, özellikle de Auguste Comte’un Pozitivizm felsefesi ve bilimsel gelişmelerdir. Pozitivizm düşüncesini edebiyata uygulayan Fransız yazar da Hippolyte Taine’dir.

Romantizm ve Realizm Farkı

Tolstoy

Romantizm’den kesin çizgilerle ayrılan Realizm gözlem ve tasvire çok önem vermiştir. Pozitivist düşünce sistemindeki deneyin yerini Realizmde bilgi ve belge almıştır. Akımın önemli romancıla­rından Tolstoy, ünlü romanı Savaş ve Barış’ı yaz­madan önce yanında haritalarla savaş meydanların­da aylarca gözlem yapmıştır. Bu akımda, gerçeğin anlatılması için kişilerin psikolojileri, onların kişi­liklerini etkileyen çevrelerinin tanıtımı, içinde bulundukları ortam ayrıntılarıyla verilir.

Realizm’in ayırt edici yönlerinin başında betim­leme (tasvir) gelir. Eserdeki olayların ve kahraman­ların gerçek hayatın birer yansıması olduklarını ortaya koymak ve gerçeklik algısını güçlendirmek için insanı bir bütün içinde ele alır. Realizm’in bir diğer özelliği de evrensel insan tabiatına yoğun­laşmasıdır. İnsanın benliğine ait ilkel özellikler ön plana çıkarılır. Örneğin, Flaubert’in yazdığı ünlü roman Madam Bovary’de daha önce romanlara konu edinilmemiş ve ortaya konulması hoş karşı­lanmayan kadın cinselliği gibi bir konuyu objek­tif biçimde ele alması, Realizm’in insan tabiatına edebî bir mikroskobik bakışı yansıtan en önemli eserlerden biridir.

Realizm’e göre realist bir sanatçının görevi göz­lemlediği gerçekliği müdahale etmeden, abartı kat­madan yansıtmaktır.

Realizmde biçim güzelliğine önem verilir. Anla­tımda süs ve özentiden kaçınılır, yapaylığa düşülmez.

Realizm Temsilcileri

Bu akımın edebiyattaki ilk sağlam örneği Gustave Flaubert’in Madam Bovary isimli romanıdır. Bunun dışında çağdaş romanın kurucusu olan realist yazarlar ve eserlerinden bazıları şunlardır:

  • Stendhal (Kırmızı ve Siyah, Parma Manastırı),
  • Balzac (Goriot Baba, Vadideki Zambak, Eugenie Grandet),
  • Tolstoy (Savaş ve Barış, Ölümden Dirilme, Anna Karenina),
  • Dostoyevski (Suç ve Ceza),
  • Çehov (Vanya Dayı, Vişne Bahçesi),
  • Hemingway (Çanlar Kimin İçin Çalıyor),
  • Steinbeck (Gazap Üzümleri),
  • Dickens (Oliver Twist, David Copperfield),
  • Gogol (Müfettiş, Ölü Canlar),
  • Turgenyev (Babalar ve Oğullar),
  • Gorki (Ana).

Türk Edebiyatında Realizm

Bizim edebiyatımızda ilk örneklerini Tanzimat Dönemi’yle birlikte başlayan süreçte, Samîpaşazâde Sezai’nin Sergüzeşt, Recaizâde Mahmut Ekrem’in Araba Sevdası adlı romanlarında görebiliriz. Nabizâde Nâzım’ın Karabibik adlı romanında ise köy gerçeği ele alınmıştır. Türk edebiyatın­da Realizm’in, Servet-i Fünûn Dönemi’nde daha etkili olduğunu görmekteyiz. Halit Ziya Uşaklıgil, Mai ve Siyah adlı eserinde Realizm akımının Romantizm’den farklarını açıkça ortaya koymuştur. Hüseyin Rahmi Gürpınar da eserlerinde gözleme büyük ölçüde önem vermiştir. Romancı ve hikâyeci olarak Ömer Seyfettin ve Refik Halit Karay, Yakup Kadri, Tağrık Buğra gibi yazarlar realist unsurları eserlerine taşımışlardır.

Naturalizm

Gözlem ve deneye dayanan Naturalizm, 19. yüz­yılın başından itibaren Realizm’e karşı olarak değil, aksine onun devamı olarak gelişmiş bir akımdır. Türkçede Doğalcılık olarak bilinen bu akım, Hippolyte Taine’in “aynı sebepler aynı şartlar altın­da aynı sonucu verir” biçiminde özetlenen deter­minizmini temel alır.

Natüralizm’in temel ilkelerini ortaya koyup kuramlaşmasını sağlayan yazar Emile Zola olmuştur. Bu ilkeleri genel olarak şöyle özetleyebiliriz. Natüralizm’in ileri sürdüğü bilimsellik ilkesinin doğal sonucu nesnellik (objektiflik)tir. Natüralizm’e göre yazar gözlemlediği gerçekleri kendi öznel dü-şüncelerini katmadan olduğu gibi eserine aktarmalıdır. Nesnellik ve bilimsellik ilkesinin bir sonucu olarak natüralistler, özellikle kenar mahallelerin, meyhanelerin, yoksul çevrelerin, batakhanelerin, demografinin tabanında yer alan ötekileştirilmiş insanların üzerinde yoğunlaşmışlardır.

Naturalizm Temsilcileri

Goncourt Kardeşler, Natüralist akımın önemli yazarlarındandır. Öykü alanında ise Guy de Maupassant Natüralizm’in en önemli temsilcisidir. Alphonse Daudet, diğer Natüralist yazarlardandır. Alman şair, romancı ve oyun yazarı Gerhart Hauptmann, Natüralizm’in tiyatrodaki en önemli temsilcilerinden biridir. Türk edebiyatında Nabizade Nazım, Beşir Fuat, Hüseyin Rahmi bu akımı benimsemişlerdir.

Parnasizm

Parnasizim, şiirdeki gerçekçilik olarak adlan­dırılabilir. Romantik şiire tepki olarak 19. yüzyı­lın ikinci yarısında Fransa’da gelişmiştir. Fransa’da 1860’ta Çağdaş Parnas adlı şiir dergisinin çevresin­de toplanan sanatçılara Parnasyen adı verilmiştir.

Parnasizm’de en belirgin özellik doğayı nesnel bir tutumla olduğu gibi yansıtma ilkesidir. Ancak Parnasizm toplum meselelerine uzak kalır. Parnas- yenler, içinde bulundukları toplumun anından çok geçmişini şiire aktarmaya çalışırlar.

Parnasyenler, sanatta faydayı değil estetiği ara­mışlar ve şiiri yalnızca güzellik olarak görmüşlerdir. Bu güzelliği yakalayabilmek için de biçim kusur­suzluğuna önem vermişlerdir. Şiiri şekil yönünden mükemmelleştirmeye çalışmışlar ve seçkinlere ses­lenmişlerdir. Şiiri oluşturan sözcükleri, bir kuyum­cu titizliği ile seçen Parnasyenler için şiirde müzi- kaliteyi gerçekleştirmek çok önemlidir. Toplumsal konulardan uzak, egzotik konuları işleyen parnas- yenler için konu, sadece görsel şölen yaratabilmek için bir malzemedir. Parnasizm’le birlikte, bilim ve fenle ilgili konular, felsefi düşünceler de şiire gir­miştir. Parnasyenler, klasikler gibi, Yunan mitolo­jisine ağırlık vermekle birlikte Doğu kültürüne de açılmışlardır.

Parnasizm Temsilcileri

Parnasizm’de Theophille Gautier, Thedore de Bonville, Leconte de Lisse, Jose Maria de Heredia, François Cooppe öne çıkan sanatçılardır. Türk ede­biyatında, Tevfik Fikret ve Yahya Kemal Beyatlı’nın eserlerinde bu akımının etkileri görünür.

Sembolizm

Baudelaire

Sembolizm 19. yüzyılın son çeyreğinde Realizm’e ve Parnasyenlerin salon şiirine tepki olarak gelişen edebiyat akımıdır. Baudelaire, Rimbaud, Mallarme, Verlaine, Maeterlinck ve Lafargue başlıca temsilcilerdir. Sembolizm’in doğuşu Baudelaire’in Kötülük Çiçekleri adlı eserine dayan­dırılır. Sembolist şair ve yazarların, iç sıkıntılarıyla mücadele etme biçimleri, var olmayan hayalî bir dünyaya yaptıkları kaçışlar, sembollerin altında gizlenen çekingen ve çekimser bir ruh hâli pek çok eserin karakterini oluşturmuştur.

Sembolizm’de güzellik ve bireysellik önemlidir. Bu akımda, ses imkânları ve imgeler dünyası zen­gindir, konular çarpıcıdır. Sembolistlere göre, şiir gerçeği değil, gerçeğin insanda bıraktığı etkileri an­latmalıdır. Sembolizm’de şiirsel güzellik, anlamın kapalı oluşunda aranır. Doğanın insan üstündeki etkisi öznel bir dille müzikal değeri olan sözcüklerle anlatılır. Şiir alanında gelişen sembolist edebî akımın; şiir türünün ilkeleri Paul Verlaine’ın sembolist şiiri olan Şiir Sanatı’nda görülür. Türk edebiyatında Cenap Şehabettin, Ahmet Haşim ve Ahmet Muhip Dranas Sembolist şairler olarak gösterilir.

Empresyonizm

İzlenimcilik olarak da bilinen Empresyonizm, 19. yüzyılın son çeyreğinde Realizm, Natüralizm ve Parnasizm’e tepki olarak doğup gelişen ve dış gerçekliğin sanatçının ruhunda bıraktığı izlenimle­rin anlatımını esas alan edebiyat akımıdır. Bir ede­biyat akımı olarak Empresyonizm (İzlenimcilik) ile büyük sanayi kentlerinin ve sanayileşmenin üretti­ği bireysel hayat ve bireysel bakış açısı sanata dâhil olmuştur.

Dünya edebiyatından Empresyonist eser ve­ren isimler arasında Paul Verlaine (1844-1896), Arthur Rimbaud (1854-1891), Rainer Maria Rilke (1875-1926) gösterilmiştir. Verlaine’ın şiirle­ri hem Empresyonizm’in hem de Sembolizm’in izlerini taşımaktaydı. Şiirlerinde hayal gücünün, musikinin ve renkli anlatımın özel bir önemi var­dır. Türk edebiyatında Ahmet Haşim’in şiirlerinde Empresyonizm’in etkisi görülür.

Ekspresyonizm

Ekspresyonizm 19. yüzyıl gerçekçilik ve idealiz­mine karşıt olarak doğanın olduğu gibi temsili ye­rine duyguların ve iç dünyanın ön plana çıkarıldığı sanat akımıdır. Dışavurumculuk olarak da ifade edilen akım, 20. yüzyılın başında politik istikrar­sızlık ve ekonomik çöküntü ortamında Almanya’da Pozitivizm, Natüralizm ve Empresyonizm akımla­rına karşı olarak ortaya çıkmıştır. Sanatçının öznel duygularına dayanan akıma göre sanatçının görevi, dış dünyanın anlamsızlığına, ruhsuzluğuna farklı bir anlam katmaktır. Daha çok psikolojik analizi gerektiren iç gözlem sonucunda, bireyin iç hâlleri diyebileceğimiz tespitler, Ekspresyonist anlayışın ilkeleri doğrultusunda dile dökülür. Buna göre ger­çek, sanatçının içinde ya da ruhunda gizlidir ve dış dünyada var olan bir nesneyi kopyalamak sanata bir şey katmaz. Akıma göre bu gerçek ilkesi sanat­çıyı öncelikle iç gözleme yöneltir. Bu da sanatçının dış dünyada bulmadığı mutluluğu kendi iç dünya­sında araması ve bu iç gözlemlerini dışa yansıtma­sını gerektirir. Doğal olarak Ekspresyonistlerin iç gözleme yoğunlaşmaları onların bireyselleşmelerini, toplumdan hatta kendilerini kendilerinden bile soyutlanmalarına neden olmuştur.

James Joyce – Ulysses

Edebiyatta anlatım biçimleri alanında yaptı­ğı yeniliklerle 20. yüzyıl edebiyatını derinden et­kileyen James Joyce’un en tanınmış eseri Ulysses bu akıma örnek eserlerdendir. Eserlerinde yaban­cılaşma başta olmak üzere, insanın kendine karşı işlediği suç ve özgürlük gibi temaları ele alan bir diğer ünlü ekspresyonist Franz Kafka’nın en tanın­mış eserleri Dava ve Dönüşüm’dür. Bunların dışın­da Heinrich Mann, Alfred Döblin, Ernest Weiss, Eugene Gladstone O’Neill de ünlü Ekspresyonist sanatçılardandır.

 

Kübizm

Bir edebiyat akımı olarak Kübizm; geleneksel akıl ve mantık perspektifini reddedip sanatçının hayal gücünü öne çıkararak varlığı bütün hâlinde kavrama iddiası içinde şiiri görselleştiren, dilin doğal söz dizimi, yapı ve anlam mantığını bozan, şekilde her türlü yeniliğe açık olan bir akımdır.

Kübizm’de şairlerin şiir diliyle resim yapması beklenir. Kübistlere göre akıl ve mantık duyguları da hayalleri de sınırlayıcı ve denetleyicidir. Dolayı­sıyla şiir akla ve mantığa dayanmamalıdır. Kübist şiirde dil bilgisi kurallarının olabildiğince bozul­duğu görülür. Sözdiziminde bozukluk cümlenin anlamsal olarak bozulmasına ve sözcüklerin bam­başka bir düzende metne yerleştirilmesine yol açar. Böylece kübist şairler, başka bir biçim güzelliği elde etmiş olurlar. Kübist ressamların farklı materyalleri rastgele ya da düzenli bir şekilde resme yerleştirerek yeni bir görüntü elde etmeleri gibi kübist şairler de konuşmalar, reklam sloganları, reçeteler gibi farklı metinleri şiir içinde kullanırlar.

Dünya edebiyatında; Max Jacob, Guillaumme Apollinaire, Andre Salmon, Blaise Cendrars, Jean Cocteau şiirleriyle bu akıma örnek gösterilmiştir. Ayrıca Gertrude Stein‘ın eserlerinde kullandığı otomatik yazım tekniği de edebiyatta kübizmin örneklerindendir.

Dadaizm

Dadaizm, şüphe içinde kalmayı uygun bulan, hiçbir şeyin doğruluğuna ve varlığına inanmayan aklın hiçbir değeri olmadığını savunan edebiyat sa­natçılarının parıltılı çabalarını hiçe sayan, kendin­den önceki tüm edebiyat akımları ile mizah yolu ile alay eden edebiyat akımıdır. Dayandığı temel gö­rüşler dayanıksız olduğu için 1916 ile 1922 yılları arasında yaşayabilmiştir.

Tristan Tzara

Akım İsviçre, Fransa ve Amerika’da hemen he­men aynı zamanda doğmuştur. Adını Romen asıllı Fransız şair Tristan Tzara’nın, Larousse’un rastgele bir sayfasını açarak bulduğu dada sözcüğünden alan Dadaizm, I. Dünya Savaşı’nın ardından gelen boğuntu ve dengesizliğin akımıdır. Eserlerinde alı­şılmış estetikçiliğe ve burjuva değerlerine karşı du­ruş vardır

Dadaist şiirin temel özelliklerinden biri, her türlü geleneksel şiir biçimini ortadan kaldırmak
ve o güne kadar denenmemiş yeni biçimler geliş­tirmektir. Bir diğer özelliği sürekli aynı sözcükleri tekrarlamak yoluyla yansıma seslerin ya da harfle­rin kullanılmasıdır. Dadaist şairlerin alaylı, ironik bir söylem yaratmak istemeleri ve cinsellik içeren sözcükleri şiirde kullanmaları şiirlerinde görülen özelliklerdendir.

Dünya edebiyatından Louis Aragon, Paul Eluard, Tristan Tzara; Dadaist eserler veren isimler ara­sında gösterilir.

Fütürizm

Türkçeye Gelecekçilik olarak çevrilen akımın ortaya çıkışında 20. yüzyılın sosyal, siyasal, ekono­mik, ahlaki yapısı ve bu yapının insanlar üzerin­deki olumsuz etkileri önemli olmuştur. Fütürizm sanat ve hayat arasındaki kopukluğu onarmak için endüstrileşmenin etkilerini hayata aktarmaya ça­lışmıştır. Fütüristler sanatın her türüne makineyi, hızı ve dinamizmi yansıtmak istemişlerdir.

Özellikle İtalya’da Marinetti, Fransa’da Apollinaire ve Rusya’da Mayakovski; Fütürist edebiyatın öncüleri olarak hem edebî türlerin gelişimine hem de akımın yayılmasına büyük katkılar sağlamışlar­dır. Türk edebiyatında Nazım Hikmet’in Makinalaşmak gibi bazı şiirlerinde şekil ve biçim bakımından kural tanıma­ması, büyük küçük harf kuralına uymadan dizelere başlaması Fütürist etkiler taşır.

Letrizm

Letrizm, Fransızca harf anlamına gelen “lettre” sözcüğünden türetilmiştir. II. Dünya Savaşı son­rasında ortaya çıkan bu akımın amacı şiirdeki ye­niliği harflerle gerçekleştirmektir. Isidore Isou’nun 1946 yılında kurduğu bu akım, bir şiir akımıdır. Ortaya çıkış nedeni diğer akımlarla benzer biçim­de, var olana karşı çıkmadır.

Letrizm, Dadaizm ve Sürrealizm’in etkisinde kalmış bir akımdır. Ancak geleneği reddetme ilkesinde bir etkileşimleri olsa da Letrist şiirlerin hiçbir anlam ifade etmemesi bu akımı diğerlerinden ayırmıştır. Letristler şiirin edebiyatla bağının olmadığını savunmuşlar ve ortaya anlamsız eserler koyarak Letrizm’in sonunu hazırlamışlardır.

Sürrealizm

Dilimize Gerçeküstücülük olarak çevrilen Sür­realizm akımı, Avrupa’da I. ve II. Dünya Savaşları arasında edebî bir akım olarak gelişmiştir. İlk kez Dada tarafından tohumları atılmış olan Sürrea­lizm, 1924 yılında Andre Breton’un Birinci Sürrea­list Manifesto’yu kaleme almasıyla birlikte bir akım hâlini almıştır. Breton, bu manifestoda Sürrealizm akımını ‘katıksız ruhsal otomatizm’ olarak tanım­lamıştır.

Yapısal Model: id-ego-süperego

Çoğunlukla sanat, edebiyat, sinema, felsefe ve politik alanda ürünler veren akım, zihni özgürleş­tirme yöntemlerini kendine amaç edinerek bu üre­timlerini gerçekleştirmiştir. Gerçekliğe ait herhangi bir kuramı kendine çıkış noktası olarak almamış, şiirselliği temel edinmiştir. Gerçeküstücü ifadeyi büyük oranda etkilemiş kişilerin başında Sigmund Freud gelir.

Dünya edebiyatından; Paul Eluard, Andre Breton, Louis Aragon, Benjamin Perret, Robet Desnos, Jacques Prevert, Rene Char, Rene Crevel gerçeküstücü akımın örneklerini veren şair ve yazarlar arasında gösterilir. Türk edebiyatında ise Garip topluluğunun bazı sanatçıları ile İkinci Yeni topluluğunun bazı şairlerinde bu akımın et­kisi görülür.

Egzistansiyalizm – Varoluşçuluk

Türkçede Varoluşçuluk olarak bilinen Egzis­tansiyalizm, 20. yüzyılın ilk yarısının sonlarına doğru Fransa’da ortaya çıkan öncelikli olarak fel­sefi bir akımdır. Egzistansiyalizm’in felsefedeki öncüsü olarak Kierkegaard görülürken 19. yüz­yılın sonlarında Almanya’da Nietzsche ve Scheler, Fransa’da Bergson, Blondel gibi düşünürler tarafından geliştirildiği belirtilir. Akım, II. Dün­ya Savaşı yıllarında Fransız düşünür ve romancı Sartre’ın benimsemesi ve edebiyata uygulaması ile bütün dünyada yaygınlaşır.

Bu edebiyat akımının temel özellikleri şöyle özetlenebilir: Varoluş, insanın maddi özünden önce gelir. İnsan dünyaya gelip var olduktan sonra kendi özünü, değerlerini yaratır. Bu sü­reçte insana yol gösterecek olan, yine kendisidir. Bu nedenle insan özgür olmak zorundadır. Bu­nalımların kaynağı, insanın özünü ve değerleri­ni yaratırken değişik seçeneklere karşı hissettiği sorumluluktur. Varoluşçu sanatçılar, çağından sorumludur. Topluma yön vermeli, toplumsal sorunlar karşısında duyarlı olmalı, siyasal yapıyla iç içe olmalıdır.

Belli başlı varoluşçu düşünür ve edebiyatçılar arasında Soren Kierkegaard, Martin Heidegger, Jean-Paul Sartre, Albert Camus, Karl Jaspers, Simone de Beauvoir, Miguel de Unamuno, Franz Kafka, Milan Kundera gibi isimler sayılabilir.

Postmodernizm

19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başlarındaki Modernist arayışın canlılığını kaybetmesinden sonra ortaya çıkan çeşitli üslûp ve yönelişler Postmodernizm olarak adlandırılmıştır. Batı dillerinde kulla­nılan “post-” ön eki Türkçede “sonrası” anlamın­da kullanılır. Postmodernizm’in kelime anlamı da “Modernizm sonrası”dır. Postmodernizm’in Batı dünyasındaki gelişimi üzerinde II. Dünya Sava­şı sonrasında yaşananların etkisi olduğu söylenir. Yaşanan katliamlar, dünyadaki süper güçlerin ara­sındaki silah yarışının yarattığı nükleer tehdit ve yok olma korkusu, Endüstri Devrimi ile ortaya çıkan gelişmelere duyulan inancın kaybedilmesi Postmodern düşüncenin gelişmesindeki en etkili faktörlerdir.

Modern düşünceye yönelik keskin ifadelerle eleştirel bir tavır alan Postmodernizm, modernliğin savunusu adına ortaya konulan akıl, birey­cilik, ilerleme, özgürlük, eşitlik, adalet gibi kav­ramların insanı özüne yabancılaştırdığını ya da köleleştirdiğini düşünerek Modernizm’i eleştirmiş­tir. Postmodernizm’de yaşadığı hayata karşı eleştiri­ci, reddedici, sorgulayıcı bir tavır takınma esastır. Teknik olarak metinlerarasılıktan yararlanmak, üst kurmacaya yer vermek Postmodern romanın bir ögesidir. Postmodern romanda, her şey sanatsal düzlemde oynanan bir oyundur.

Postmodernizm’in kuramcıları arasında Derrida, Lyotard, Baudrillard, Foucault gibi isimler sayılabi­lir. Edebiyat alanında ise Gülün Adı ve Foucault Sarkacı gibi eserleriyle tanıdığımız Umberto Eco, New York Üçlemesi’nin yazarı Paul Auster, Postmodern romanın hemen bütün özelliklerini gösteren Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu adlı eseriyle Italo Calvino; Dövüş Kulübü adlı romanıyla Chuck Palahniuk; Kara Kitap, Beyaz Kale, Benim Adım Kırmızı gibi romanlarıyla tanıdığımız Nobel ödüllü Türk yazar Orhan Pamuk; Puslu Kıtalar Atlası romanıyla İhsan Oktay Anar; Tutunamayanlar adlı romanıyla Oğuz Atay, Postmodernizm’in önemli temsilcilerindendir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here